Kurt Hikayesi | Bir Anadolu Hikâyesi

Kurt Hikayesi Hakkında Bir Not

Kurt Hikayesi babam için yazdığım bir öyküdür. Bu hikâyedeki İsmail, babam İsmail Aktürk. Yıllardır anlatır bu hikâyeyi. Ama ne hikâye… Anlattığı şey aslında bu öykünün yalnızca finale yakın küçük bir parçasıdır. Ama ne zaman anlatmaya başlasa hikâye uzadıkça uzar; gerçek, rivayete; rivayet, destana karışır. Anlatırken de pek cimri davranmaz: abartı, bu hikâyenin neredeyse ayrılmaz bir parçasıdır. Ben her seferinde: “Yahu baba, bu olay böyle olmamıştır!” dedikçe, fazla da yüz göz olmadan “Olmuştur olmuştur!” diyerek geçiştirirdi.

Çocukluğum bu anlatının değişik baskılarını dinleyerek geçti. Aynı hikâye her seferinde biraz daha büyüyordu. Bu yüzden bu Kurt Hikayesi, olan bitenin birebir kaydı değildir. Bu, anlatıla anlatıla şekil değiştirmiş bir hatıranın, sonunda hikâyeleştirilmiş hâlidir. Rivayetle gerçeğin, ciddiyetle mizahın, korkuyla gülümsemenin iç içe geçtiği bir öykü… Kurt Hikayesi işte böyle doğdu.

Kurt Hikayesi

Pencerenin önüne oturup dışarıyı seyretmeye başladı. Saat sabaha karşı beşti. Karanlıkta gördüğü şey beyaz bir kasırgayı andırıyordu. Kar o kadar yoğundu ki şiddetli rüzgarın da etkisiyle, tam anlamıyla beyaz bir kaos hakimdi dış dünyaya. Pencerenin hemen önünden başlayarak elli metre boyunca devam eden alan bir ağaç cennetiydi sanki. Hemen yukarısında da bir üzüm bağı vardı. Aslında burası kilometrelerce uzunluktaki üzüm bağlarının en alt kısmında yer alıyordu. Buradan başlayarak tepelere doğru uzanan koskoca bir üzüm cenneti. Ne hoş bir manzaraydı bu…

Kar fırtınası altında elinde değnekle dimdik duran, sert bakışlı Anadolu adamı İsmail

Ama bu durum İsmail’in pek de umurunda değildi. İsmail için hayatta gerçek olan tek şey, bir günün yirmi dört eşit parçaya bölünmüş olup, geceleri uyuyup gündüzleri uyanık kalma gerçeğiydi! Ama bu düşüncelere neden inandığını da hiçbir zaman sormamıştı kendine. En basitinden zamanın bütünlüğünü göremediği için, gökyüzündeki ayın gündüz vakti insanoğlunun hiçbir işine yaramayacağına inanıyordu. Zira kendi çıkarlarıyla hiçbir bağlantısı yoktu.

Yarım saat sonra kalkıp kapıya doğru yürüdü. Üzerine pardösüsünü giyip boğazına atkısını doladı. El yapımı kalın beresini bir süre aradıktan sonra salondaki koltuğun üzerinde buldu. Ayakkabılıktaki kışlık askeri botlarını çıkarıp ayağına giydi. İsmail bir askerdi. Yani bir zamanlar askeriyeden atılmadan önce. Bir süre ayağındaki botlara baktı. Parça parça anılar gelip geçiyordu gözlerinin önünden. Gerçekte askeriyeden atılması İsmail’in suçu değildi. İlk zamanlarda bunu kendine yediremese de zamanla kendi de alıştı buna. Geçmişi geçmişte bırakıp dışarıya çıktı. Sert bir rüzgâr: ”merhaba” dedi İsmail’e! Birkaç adım atınca, bu saatte dışarı çıkmanın pek de akıllıca bir iş olmadığını anlasa da geri dönmedi.

Bir süre evin önünde durdu. Ev kasabanın girişindeydi. Hemen önünde ise kasabanın içine giden yaklaşık bir buçuk kilometrelik bir yol geçiyordu. Her ne kadar kar tüm yolları kapatmış olsa da bu yoldan gidebilirdi. Ama nedendir bilinmez, son anda fikir değiştirip evin arkasına yöneldi. Oysa orası değil yürümek, adım atmak için bile uygun değildi. Aslında orada yol bile yoktu. Üzüm bağlarının içinden geçip tepeye, en tepeye tırmanacaktı. Ve böylesi zor şartlar altında İsmail’in neden o yolu seçtiği kıyamete kadar bir sır olarak kalacaktı. O kadar da önemli değildi gerçi.

Peki, nereye gidiyordu İsmail? Hem, günler çuvala mı girmişti ki sabahın bu kör saatinde, bu fırtınada yola çıkmıştı? Rivayet odur ki bir bayram gününe denk geliyordu bu fırtınalı sabah. Ve annesinin mezarını ziyarete gidiyordu. Bu saatte! Gerçi bir önemi yoktu gerçeğin. Çünkü rivayet odur ki İsmail’de rivayetlere pek inanmıyordu.

Kar fırtınasında yürüyen İsmail konuşurken, kurt köpeği Hayırsız yan gözle küçümseyerek bakıyor

Evin arka bahçesine geçtiğinde bir an için durdu. İsmail’in henüz subayken aldığı ve adeta bir cellat olarak yetiştirdiği kurt köpeği vardı. Askeriyeden atılınca ister istemez onu da getirmişti beraberinde. Eğitimli bir köpekti. Adını da hayırsız koymuştu. Çünkü ne zaman köpeğe ihtiyacı olsa ortadan tüyüyordu. İsmail bu durumu, köpeğin normalinden fazla eğitilmiş olmasına bağlıyordu. Köpeğe birkaç kez seslendikten sonra okkalı bir küfür savurdu ve yola düştü. Yerde bir diz boyu kar vardı. Bir batıp bir çıkmasına rağmen bu durum İsmail’i pek etkilemiyordu.

Henüz fazla gitmemişti ki on beş metre ilerideki ağacın altında bir karartı gördü. Ya da ona öyle geldi. Biraz daha yürüyünce karartı hareket eder gibi oldu. Orada sanki pusuya yatmış biri vardı. Korktuğunu belli etmemek için durdu ve karartıya doğru bakmaya başladı. Dakikalar geçiyor ne karartı ortaya çıkıyor ne de İsmail bir adım atmaya cesaret edebiliyor… Sinirleri gerilmeye başlayan İsmail etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Eline geçirdiği irice bir sopayı kavrayıp (nereden bulduysa hemen) iki adım atıp durdu. Karartı hâlâ bir tepkisizdi. Sabrı taşmıştı artık: “Yeter ulan! Ortaya çık da kafanı parçalayayım şu sopayla!” İsmail’in tehditkâr narasıyla aniden yerinden fırlayan karartı bir anda sıçrayarak havlamaya başladı. Karanlıktaki karartının kendi köpeği Hayırsız olduğunu fark etse de başından kaynar sular boşalmıştı. Birkaç küfür savurduktan sonra yoluna devam etti:

Kurt Hikayesi’nden bir sahne: İsmail kar boran fırtınasında söylenerek yürürken, Hayırsız adlı kurt köpeği kibirli ve umursamaz bir tavırla önden ilerliyor

– Bana bak hayırsız! Ne kadar da meraklıymışsın adına layık bir köpek olmaya. Köpek dediğin kapının önünde durur. Ne işin var senin burada?

Ama Hayırsızın aldırdığı yoktu, havlamaya bile tenezzül etmiyordu. Zaten İsmail de Hayırsız’ın nazarında garip bir canlıydı! Ama kendisi öyle miydi? Hem askeri bir eğitimden de geçmişti. Ne de düzgün havlıyordu öyle! Ama bu uzun boylu varlık nasıldı? Sürekli homurdanıp duruyordu. Aynı zamanda yeryüzünde milyarlarca İsmailgiller vardı. Tabi İsmail’in haberi bile yoktu köpeğin bu hain ve kendini beğenmiş düşüncelerinden…

Az gittiler uz gittiler ne de fazla yol gittiler. Bayağı yorulmuştu İsmail. Yiğit İsmail! Askerden atmışlar garibi. Belki de yalandı. Rivayet bu canım en nihayetinde. Belki de operasyona gidiyorlardı şu anda. Kim bilir? İsmail’e sormak lazım! Ama İsmail yorgun, kar diz boyu, koca asfalt yolun suyu mu çıkmış? Vardır bir bildiği İsmail’in. Asker kökenli. Dedesi de Osmanlı veziriymiş zamanında! Çok yalandan kellesini vurdurmuş padişah. Vurdurur tabii. Adam padişah. O padişahsa bu da İsmail. Sen padişah mısın İsmail? Yine de bir bildiği vardır İsmail’in. Yoksa deli mi de bu yolu seçsin? Haber gelmiş İsmail’e. Kasabanın yoluna mayın döşemiş teröristler. İsmail saf mı? Bilmiyor mu sanki? Amerikan gizli servisi bile peşinde İsmail’in. Ne yapmış peki? Ne yapmamış ki… Kurtuluş Savaşı’nda koca bir Yunan çetesini alaşağı etmiş. Yok canım! Ne olacaktı? Yunanın eli silah tutan tüm çeteleri İsmail’in peşine düşmüş. Ben diyeyim yüz, siz deyin iki yüz kilometre boyunca kovalamışlar İsmail’i. İsmail yorulur mu? Onun amacı başka! İsmail önde Yunanın çetesi arkada İzmir’e kadar götürmüş bunları. İzmir’den de denizin kara dibine dökmüş bu çete bozuntularını.

Düzlük bir alana gelince durdular. Dört yön göz alabildiğince beyaz. Yolunu mu kaybetti sandınız? İsmail bu, aklını kaybeder de yolunu kaybetmez. O an köpeğe öyle bir bakış fırlattı ki köpek huzursuzlandı: “Burada kamp kuruyoruz Hayırsız!” İsmail şakalaşmaya çalışıyordu köpekle. Ama köpek gülmüyordu. Geçen sene tipide kaybolan arkadaşı Hidayet geldi aklına. Ama fazla düşünmek de istemiyordu bunu. Ne kadar çok düşünse o kadar çok üzülüyordu çünkü. Dişlerini sıktı. Hidayet bir garip çoban! Kar yolu kapatınca yol bilmez iz bilmez. Ama bu yörelerin kışı da hep böyle olmaz mı? Kar bir defa yağmaya görsün, at izi it izine karışır. Hidayet bunu bilmiyor muydu? Bilmez olur mu? Ama işte…

Kurt hikayesinde kar fırtınası altında dağdan inen iri kurtlar, yaklaşan tehlike

Kısa bir anlığına Hayırsıza baktı. Sanki bir gariplik vardı bu hayvanda. Taş kesilmiş, kulaklarını öylece dikip kalmıştı. Dondun mu Hayırsız? İt milleti bu, kanı hızlı akar! Lakin taşta ses var Hayırsız’da yok. Bir daha seslendi. Bir daha bir daha… Sonuncusunda hırlamaya başladı Hayırsız. Kuduz mu oldun it oğlu it? İsmail kafasını çevirip köpeğin baktığı yöne bakınca adeta kanı çekildi. Karşı yamaçtaki tepeden aşağı doğru iki tane kurdun öyle bir inişi vardı ki İsmail bir an yuvarlanıyorlar sandı.

Aralarında fazlaca mesafe yoktu. Kurtlar iyice yaklaşmıştı ki İsmail kendini toplayıp elindeki sopayı sıkıca kavradı. Kurtlar ile aralarında on beş metre ya var ya yok, Hayırsızın atılmasıyla kurdun birini yıkması bir oldu. Hayırsız bu, bırakır da kaçar mı hiç İsmail’i? Hayırsız, kurt ile yaman bir cenge tutuşa dursun, diğer kurt da fırladığı gibi yedi metreden İsmail’in üstüne atlayınca beş metre yuvarlandı İsmail. İsmail bu, yuvarlanır. Henüz kalkmasına fırsat vermeden ikinci hamlesini yaptı kurt. Keskin dişlerini İsmail’in tam boğazına geçirecekti ki ani bir hamleyle kurdun tam ağzından yakaladı. İsmail bu yakalar. Kurt, kanındaki vahşi doğası gereği öyle bir saldırıyordu ki İsmail bile İsmailken başa çıkmakta zorlanıyordu. Kendi deyimiyle hayvanın zayıf bir anından faydalanıp (o zayıf anın ne olduğunu belirtmemiştir) kurdun ağzının tam orta yerine öyle bir yumruk çaktı ki azgın kurt neye uğradığını şaşırdı. Lakin yere düşmesiyle kalkması bir oldu.

Üçüncü bir hamleyle üstüne atlayarak keskin dişlerini İsmail’in sağ omuzuna geçirince İsmail’den acı bir feryat yükseldi. İyice sinirlenen asker asıllı İsmail, kurdun boğazına yapışınca, ister istemez nefesi kesildi kurdun. Dişlerini bu kaslı omuzdan istemeyerek de olsa çeken kurdun boğazını sol koltuğunun altına aldı ki (İsmail bu hamleyi çok seviyordu) kurt dile gelse İsmail’den af dilerdi. Buna rağmen canavarın vahşi doğasıyla baş etmekte zorlanıyordu. Bir ara hayırsıza baktı. Her ne kadar ölümcül yaralar almış olsa da canla başla dövüşüyordu. Bu durum İsmail’in hoşuna gitmişti ama kendi durumu oldukça kritikti. Üstelik gücü de gittikçe tükeniyor, yeni bir plan yapması gerektiğini düşünüyordu. En nihayetinde aklına parlak bir fikir geldi. Ah kuyruğunu bir yakalayabilse iş tamamdı. Ama aksilik bu ya kurdun götü ters taraftaydı. Ne yapıp edip o kuyruğu eline dolamalıydı. Yoksa kurt İsmail’in işini bitirecekti.

Kurt hikayesinde İsmail’in azgın kurdun kuyruğunu yakaladığı abartılı mücadele anı

O anda hiç beklenmedik bir şey oldu. Bizim azgın kurt can havliyle İsmail’in elinden kurtulmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düşmüş, İsmail’in sağ eli de kurdun tüm bedenine ulaşabilecek pozisyona gelmişti. Bu fırsatı kaçırmamalıydı. Son bir hamleyle kuyruğunu yakalamayı başardı. Kurt bu defa iyice huylanmıştı İsmail’den. Ama İsmail bu halde yine bir şey yapamayacaktı. Ani bir hareketle sol dizini kurdun boğazına dayadı ki neye uğradığını şaşırdı zalım kurt. Sağ tarafında irice bir ağaç vardı. İki eliyle iyice kavradı kuyruğu. Tüm gücünü kullanarak kaldırdığı gibi ağaca çarptı. İsmail bu, çarpmaz mı? Kurttan acı bir feryat yükseldi. Varsın yükselsindi. Tekrar toparlanmaya çalışan kurdu kaldırdığı gibi bir kez daha çarptı ağaca. Bir kez daha bir kez daha derken o kadar çok çarptı ki kurdun öldüğünü çok sonraları anlayabildi. O anda bıraktı. Zorlu bir mücadele sonunda bitkin düşmüştü. Farkında olmadan olduğu yere yığıldı. Farkında olsa yığılmazdı.

Bir süre sol omuzunu inceledi, kanıyordu. Mühim değildi canım, ne yaralar görmüştü o. Ama yine de hastaneye gitmekte yarar vardı. Ağır bir yara olmasa da kuduz tehlikesi vardı. Aniden Hayırsıza çevirdi kafasını. Hayırsız bu defa hayırsızlık yapmamış, parçaladığı kurdun üzerine oturmuş hızlı hızlı soluyordu. Gülümsedi. Bir badireyi daha atlatmıştı. Atlatacaktı tabii. İsmaildi bu. Her şeyden önce asil bir askerdi o.

Bitti
Günay Aktürk

Not: Bazı hikâyeler doğru olup olmamalarıyla değil, anlatıldıkları kadar gerçektirler.

Diğer Öykülerimizi de Okuyabilirsiniz

Bir yanıt yazın