778 Defa Görüntülendi

Zeynebin Güncesi

Sana bir aşk hikâyesi anlatayım mı çocuğum? Ama şu bildiğin bir gecelik aşklardan değil. Hele ki güçlü arzuların beslediği aşklardan hiç değil. İnsanı delirten ama gerçekten delirten ve bir ömür bununla yaşamaya mahkûm kalan bir kadının aşkını dinlemek ister misin? Anlatacaklarımda en ufak bir yalan, kurgu yok. Hani hayal etsek, acaba, desek böylesi bir aşk yaratamayız çocuğum.

   On dört yaşındaydı Zeynep. Henüz üç aylık bir bebekken annesi Dobey, evi terk edip başka bir adamla evlendi. Nedendir bilinmez, ne Zeynep’i götürdü yanında, ne de yıllarca ne aradı ne sordu. O yıllar hayat çok çetindi. Hem çocuk, hem ev işleri, hem tarla tapan… Köy yerinde bir adam nasıl yetişsin bunca işe? Çok geçmemişti ki o kadınla evlendi Zeynep’in babası. Bak, sende anlar gibi oldun olacakları.

***

   Bin dokuz yüz kırk iki yılının Eylül ayıydı. O aylarda üzüm hasadı yapılır bizim oralarda. Sen şehirde doğup büyüdün, bilmezsin köy hayatını. Köy insanının işi yorucudur, ağırdır. Her şey bilek gücüne yani, emeğe dayanır. Her aile omuz omuza verip kalkar her işin altından. Kalkmak zorundadır. Yorucu olduğu için de öfkeli ve disiplinlidir evin büyükleri. Ama küçük büyüğüne saygısını, büyük de küçüğüne sevgisini yitirmemiştir. O zamanlar nerede böyle traktörler! Kağnılar vardı dizi dizi. Şehre gidip de dönmek bir hafta sürüyordu. Şimdi bir saate indi. Ha bak unutuyordum neredeyse! Aşklar da gizli yaşanırdı o dönemlerde ha! Temiz, çıkarsız ve çoğu kez de karşılıksızdı. Şimdi öyle mi? Hayat kolaylaştıkça daha mı değersizleşti ne?




   Aynanın karşısına geçti Zeynep o sabah. Beline kadar uzanan simsiyah saçlarını taradı. Mutlu bir gülümsemeyle bir süre seyretti kendini aynada. Güzeldi. O kadar güzeldi ki yaşı küçük olmasına rağmen üç tane taliplisi dahi çıkmıştı. O yıllarda küçük yaşta evlenmek abes karşılanmıyordu. Hatta Zeynep’in annesiyle babası, yedi yaşından beri beraber büyümüş, yedi yıl aynı yatakta yatmış ve on beş yaşına geldiklerinde ise evlenmişlerdi. Nitekim babası Zeynep’i çok sevdiğinden olacak, üç talibini de geri çevirdi.

   Saçlarını tarıyordu Zeynep… Olanca öfkesiyle mutfaktan çıkan üvey annesi İbiş kızı, sülün gibi saçlarından kavradığı gibi dışarı sürükledi Zeynep’i. Çok korkmuştu, istemsiz ani bir çığlık attı. Bu daha da öfkelendirdi İbiş kızını.

   – Saçlarınla oynayacağına git de dışarıyı süpür baş belası!

   Tüm hıncıyla bir de tokat yapıştırdı. Başı önde sessizce ağlayarak gidip aldı
duvar dibindeki çalı süpürgesini. Hem süpürüyor hem de içten içe ağlıyordu. Öz annesi Dobey’i hatırladı. Bir şeyler hissetti o an. Tanımlayamadı bu duyguyu. Özlem miydi? Yoksa öfke mi? Başka bir adamla evli olsa da aynı köyde yaşıyordu. Çocukluğundan beri bir kez olsun gelip göremez miydi? İşte bu canını çok acıtıyordu.

   Birkaç saat sonra elinde telis çuvallarla çıkageldi babası Halil Efendi. Üzüm toplamaya gideceklerdi bağa. Birkaç kez İbiş kızına seslendi. Zeynep’in küçük kardeşi altı yaşındaki Necati ile koyunları ağıla sürüyordu İbiş kızı. Eve girip öğle yemeği için azık hazırlayıp çıktı. Söylenerek Zeynep’in eline tutuşturdu.

Üzüm bağı köyün girişinde, kırk dakikalık bir mesafedeydi. Yol boyu giderlerken çeşmeden buz gibi su doldurdu testiye İbiş kızı. Yan gözle bir Zeynep’e, bir Halil Efendiye baktı. Halil’in Zeynep’i bu kadar sevmesine deli oluyordu. Ne vardı bunca sevilecek? Evini ve kocasını terk eden bir kadının kızından ne olacaktı? Bir yolunu bulup annesine postalamalıydı bu baş belasını. Ama nasıl? Nasıl olsa bulunurdu bir yolu…

   Saat ona doğru bağa vardılar. Güneşin yakıcı sıcağı iyiden iyiye hissediliyordu. Herkes elindekileri gölgelik bir yere bırakıp üzüm toplamaya koyuldu. Bağın alt kısmından başlayarak yukarı kadar çıkacaklardı. Bağ da epeyce büyüktü. Önce kütüklerden üzüm salkımlarını kopartıp öbek öbek yığdılar. Öbekler çoğaldıkça küçük Necati telhis torbalarını getirip bir öbeğin başına koyuyor, sonra da telhise dolduruyordu Halil efendi. Yorucu bir iş sayılmazdı. Saat üç gibi gölgelik bir yerde mola verip azığı yere serdiler. Peynir, zeytin, birkaç baş soğan ile birlikte koyun yoğurdu vardı menüde. Biraz da kara üzüm topladılar. Ne olacaktı daha? Dört koldan yemeğe başladılar. Dört yön de üzüm bağıydı. Yanlarındaki bağ, kel Hasan’a aitti. Onlar da çoluk çocuk gelmiş hasat topluyordu. İşte çocuğum, Zeynep Resul’ü orada gördü ilk. Kel Hasan’ın yeğeniydi Resul. Kız kardeşi Emine’yi, karşı köyden topal Remzi’ye verdiler yıllar yıllar önce. Resul, dayısını çok sevdiğinden ara sıra gelir onlarda kalırdı. Bu sene de yaz boyu burada kalacaktı. Kel Hasan ile Halil Efendi bir süre sohbet ettiler. Zeynep’in gözü Resul’ün üzerindeydi ya Resul de etkilenmişti Zeynep’ten. Zeynep köyün en güzel kızıydı desem yeridir. Resul’ün başını döndürmüştü oracıkta. Gizli gizli bakıştılar. Zeynep, daha önce hiç tatmadığı duygularla adeta sersemlemişti. İlk görüşte aşk derler çocuğum, böyle yapar adamı! Yüzü gülüyordu. Ama bir yandan da fark edecekler diye korkudan ödü patlıyordu. Babası Halil Efendi, su doldurmasını söyledi kızına. Testiden suyu doldurup tekrar oturduğunda bir bakış daha attı Resul’e. Bu, günlerce böyle devam etti.

   Beş gün sonra tüm üzümler toplanmış, ağzına kadar dolu telhisleri bir araya topluyorlardı. Zeynep, bu kısa sürede sırılsıklam âşık olmuştu Resul’e. Bir taraftan da işleri bittiği için üzülüyordu. Bir daha nerede görecekti Resul’ünü? Kel Hasan’ların işleri de bitti bitecek. Onlar da son aşamadaydılar. Akşama doğru bir ara göz göze geldiler. İçten bir üzüntüyle baktı Zeynep. Resul’de farkındaydı bu kederli bakışların. Zorla da olsa gülümsedi sevdiği kıza. O anda ateş düşmüş gibi parladı yüreği Zeynep’in. Gülümsedi. Belki de o gülümsemeyle oldu ne olduysa! Öfkeli bakışlarındaki nefret tam da Zeynep’in üzerindeydi İbiş kızının! Canını alacakmış gibi bakıyordu. Bunu fark eden Zeynep, korkuyla yere indirdi kafasını. Olan olmuştu bir kere. Ama asıl eve döndüklerinde olacaktı ne olacaksa. Varsın olsundu. En fazla döver, saçlarını çekiştirirdi. Sonra bakarsın yarın öbür gün bir fırsatını bulur yine görürdü Resul’ünü.

İşleri bittiğinde, bu gece de bağda kalacağını söyledi Halil efendi. Yaz aylarında, özellikle hasat zamanı herkes bağda sabahlardı. Her şey bin kat daha değerliydi o yıllar. Yokluk vardı çünkü. Gözü kör olsun o yokluğun.

   Karanlık iyiden iyiye çökmüştü. Ne olduysa o akşam oldu işte. Eve geldiklerinde İbiş kızı o kadar kötü dövdü ki Zeynep’i, ağzından ve burnundan kan akıyordu.

   – Demek oğlanlara bakarsın ha! Anasının kızı ne olacak! Ben şimdi bin pişman etmez miyim seni orospu! Söyle bir daha bakacak mısın? Söyle yoksa öldürene kadar döverim seni.

   Zeynep bir yandan çığlık atıyor bir yandan da affetmesini söylüyordu. Sevdalandığı için af diliyordu bu yabancı kadından!

   – Affet anne, bir daha yapmayacağım. Ne olur affet!
– Anne deme bana orospu! Anne deme! Senin gibi bir orospunun annesi değilim ben.

   Küçük kardeşi Necati bir köşeye sinmiş korkuyla seyrediyordu. Hıncını alamayan İbiş kızı, saçlarından tutuğu gibi sürükleyerek ağıla kapattı Zeynep’i. Korkularına, çığlıklarına ve de çocukluğuna aldırış etmeden çekti sürgüyü üzerine. Yalvarıyor, çıkartması için af diliyordu üvey annesinden. Ama yüreği nasırlıydı İbiş kızının! Gidip ocağa çay koydu. Öz oğlu (!) Necati’yi de yanına oturtturup örgüsünü örmeye başladı. Ağzını bıçak açmıyordu küçük çocuğun. Ablasındaydı aklı. Hele yatsındı annesi, hemencecik çıkartacaktı ağıldan. Ya kendisini de kapatırsa ağıla? Vazgeçti bu düşüncesinden. Vazgeçti ama yine de acıyordu küçük yüreciği…

   Zeynep çocuk, Zeynep 14 yaşında bir çocuk! Karanlıktı ağıl. Çocukluk korkularının bütün karabasanları üşüşmüştü üzerine. Saatlerce ağladı. Ağılın karanlık bir köşesine sinip hıçkıra hıçkıra ağladı. Koyunlarla dolu ağılın içinden ya da dışarıdan en ufak bir çıtırtı gelse birden irkiliyor, yüreği ağzına geliyordu. Hayatında bu kadar korktuğu, bu kadar acı çektiği hiç olmamıştı. Önce Resul geldi aklına. Bu içini ısıtmıştı Zeynep’in. Biran için tebessüm etti. Sadece biran için! Bu bile korkusunu yenmeye yetmiyordu. Birkaç kez daha yalvardı İbiş kızına. O anda dışarıdan bir çıtırtı geldi. Tarifsiz bir korku gelip iliklerine kadar yerleşti Zeynep’in! Uzaklardan köpek uğultuları geliyordu. Başını iki bacağının arasına alıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Birden kafasını kaldırıp karanlıkta gezdirdi gözlerini. Koyunların belli belirsiz siluetleri daha da korku vericiydi. Babasının bakmaya bile kıyamadığı o güzel gözler kan çanağına dönmüştü.

   Gece yarısına doğru ağıldan gelen sesler kesildi. Bir kahkaha patlattı İbiş kızı.

   – Bak sen şu işe! Yerine alıştı bile. Anasının kızı ne olacak!

   Kalkıp yer yatağını serdi. Saat de epey geç olmuştu. Pencereye doğru
yürüyüp perdeyi araladı. Ay yoktu bu gece. Zifiri karanlıkta ağılı tam seçemedi. Orada, karanlığın ardında korkuyla çarpan küçücük yüreği de… Yatağa uzanıp gaz lambasını kapattı. 1942 yılının Eylül ayıydı. Ara ara çığlık sesleri geliyordu ağıldan.

   Ertesi gün yeni bir sabaha uyandı kasaba halkı. Öyle günler vardır ki çocuğum, öyle sabahlar vardır ki sıradan sabahlar değildir onlar. Bir şeylerin başlangıcıdır mutlaka. Eskiden ne ise o olmayan şeye kulak ver. Halil efendi de ne yaparsa yapsın dünkü Halil olamayacaktı artık. Sabaha kadar uyumayıp nöbet tuttu ya, bir de ona sor! Yüreğine tarifsiz bir huzursuzluk çökmüştü o gece. Sıkıntısını gidermek için aşağıdan yukarı belki yirmi kez turladı bağı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola düştü. Yol boyu sıra sıra kağnılar gördü. Hepsi de üzüm hasadına gidiyordu. Köşe başındaki çeşmeden buz gibi su içti. Aç midesinde hissetti suyun soğukluğunu. Eve geldiğinde kimsecikler uyanmamıştı henüz. Sinirlendi. Söylene söylene yürüyüp kapıyı çaldı. İbiş kızının uyanması zaman aldı biraz. “Top patlasa uyanmayacak” diye söylenirken kapı açıldı; uykulu ve şaşkın bakışlarıyla bir şeyler mırıldandı ibiş kızı.

   – Kalk artık karı sabah oldu.

   Gürültüye uyanan küçük Necati, yataktan fırladığı gibi kapıda aldı soluğu. Halil Efendinin şaşkın bakışları altında ağıla doğru koştu. Korkmaya başlamıştı ibiş kızı da. Kocası gelmeden, Zeynep’i ağıldan çıkartırım düşüncesiyle olanca keyfiyle horlamıştı sabaha kadar. Tam da bu sıralarda sessizliği parçalayan bir çığlık sesiyle irkildi ikisi de! Ağılın kapısında put gibi duran küçük Necati’den geliyordu ses. Telaşa kapılan Halil Efendi koşarak geldi ağıla. İçeri baktı, öylece dondu kaldı! Gördüğü şey karşısında nutku tutulmuştu adeta! Saman balyalarının önünde çırılçıplak oturuyordu Zeynep! İki bacağını da kollarıyla kavrayıp bir ileri bir geri sallanırken, donuk bakışlarındaki amaçsızlık her şeyi anlatıyordu aslında. Neye uğradığını şaşırmıştı Halil Efendi! Gözleri yerdeki şeylere takıldı biran. Halil efendinin şaşkınlığına anlam veremeyen ibiş kızı biraz da çekingen bir tavırla yaklaşıp içeriye baktı. O anda göz göze geldiler. Aniden yerinden fırlayan Zeynep, göz açıp kapayıncaya kadar üzerine saldırdı ibiş kızının! Bir yandan ne söylediği anlaşılmaz bir feryatla bağırıyor, bir yandan da saçlarını yolmaya çalışıyordu. Sarılıp, olanca gücüyle kendine çekti Halil Efendi. Korkudan tir tir titriyordu ibiş kızı! Can havliyle üç beş adım geriye attı kendini. Halil Efendi Zeynep’i güçlükle içeri çekip büyükçe bir saman balyasının üzerine oturttu. Öfkesi hala dinlemişti Zeynep’in. Sıkı sıkıya tuttu ve bağrına bastı babası. Anlamıştı artık olanları. Bir taraftan saçlarını öpüyor, bir taraftan da ağlıyordu. Yerde ara ara serilmiş olan kırmızı renkte koyun dillerine baktı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu!

   Sözün kısası çocuğum, o gece aklını kaçırmıştı Zeynep! Aklını kaçırmış ve teker teker dillerini koparmıştı koyunların!

   O gün Halil Efendi öldüresiye dövdü ibiş kızını. Öyle bir dövdü ki haftalarca kalkamadı yataktan. Zeynep ise eski haline asla dönemedi. Ne haber, diyene bile saldırıyor, kimsenin de gücü yetmiyordu çekip almaya. Çok uzun yıllar Çırılçıplak gezdi sokaklarda. Ne giydirirlerse giydirsinler yırtıp atıyordu çünkü. Artık özgürdü Zeynep!

   Bu olaydan yıllar yıllar sonra genç yaşta bir oğlunu kaybetti ibiş kızı. Oğlunun mezarı başında devamlı, “dediydi bana, dediydi bana” diye ağıt yaktığı söylenir. Kim ne mi demiş? “Sen benim ciğerimi yaktın, Allah da senin ciğerini yaksın!” İste bunu demiş Zeynep! Delirdi dediğime bakma, asıl deli olan o değil bizleriz.

   İste böyle çocuğum. Zeynep, şimdi seksen beş yaşında! Babası bu olaydan bir zaman sonra öldü. O günden bu güne kardeşi Necati bakıyor ablasına. Geriye kalansa çalınan bir ömür, yarım kalmış bir aşk ve asla unutulmayacak acılar. Deliler aşkı hisseder mi deme. Derler ki seneler sonra, sanırım Zeynep seksenine yaklaşmışken yaşlı bir adam geliyor evlerine. Yanında da aynı yaşlarda bir kadın! Zeynep, nasıl oluyorsa bir bakışta tanıyor adamı ve diyor ki;

   “Bunca yıl bekledim seni Resul, niye hiç gelmedin?

   Resul’ün de beli bükülmüş, saçları ağarmış ihtiyar bir adam. Atmış yıl önceki sevdiğine hasretle bakmış değildir muhakkak. Bence çocuğum, İbiş kızına lanetler yağdırıyorsak, aynı laneti Resul’e de yağdırmak lazım gelir. Çünkü çocuğum, senin için aklını kaybetmiş bir kadını görmek için atmış yıl beklemek de erkeklikten değildir.

Bitti

Günay Aktürk

 

Kendisini merak edenler için: Kısa bir video

Bu yazının 1 Yorumu Var

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir