Yıkım

  

 

   Mevsim kış. Sefaletin, cehaletin ve yabanıllığın hüküm sürdüğü sıradan ve ilkel bir akşam vakti… Küçük bir çocuğun bir köşede kendi halinde misket yuvarlaması gibi ağır ağır yanmakta soba. Üstünde güğüm, içinde su, o da kendi halinde fokurdamakta. Yükselen buğunun altında ıslık çalar gibi ninni tonunda bir ses duyulmakta. Evin yaşlı ninesi her zaman ki köşesinde, adına “rezil uyku” dedikleri doyumsuz bir horultunun kucağında uyuklamakta… Bastonlu dede köy odasına gitmiş. Saat henüz akşamın sekiz buçuğu.

   Evin büyük kızının adı Hatice. On altısına yeni basmış. Odasına kapanalı beri Hasan’ı düşünüyor. Birkaç hafta önce çeşmede gördü ya bakalım bir daha görebilecek mi. Hatice’nin içi maden ocağı. Boyuna demir dövüyor küçük yüreciği. Derinlerde henüz adını koyamadığı ateşli bir hakikat yanıyor! Hormonlarının varlığından bihaber. Saf ve kutsal bir tonda algıladığı duygularıyla Hasan’a ait olmak geçiyor içinden. Geçiyor ama geçip gitmek bilmiyor. Ellerinden tutabilir mi? Ne ayıp şey ama! Göz göze geldiklerinde yüzü kızarmış da, suç işlemiş gibi nasıl da utanmıştı! Hasan’ın da ondan kalır yanı yok hani. Bıyıkları daha yeni terlemiş bir delikanlı. Konuşmak şöyle dursun, tek bir adımda bile aralarına binlerce kilometre girecek korkusuyla, ürkerek bakmıştı Hatice’ye. Şaşılacak bir durum ama doğru, Hasan’lar henüz kirlenmemişler! Tastamam temiz bir çağ olmasa da, iyiyi de kötüyü de herkes biliyor!

   Odalarında yapayalnız, acılarından demleniyorlar. Demlendikçe de şenleniyorlar. Çağ elektrik çağı değil, sefillik çağı! Sevenin sevdiğinden başkasını da görmüyor gözü. Yüzüne kısa bir anlığına baktığı o muhteşem günden bu yana haftalar geçmiş aradan… Özlemin ezgisi sobanın üstünde kaynayan suyla sarmaş dolaş…


   Peki ya şimdi öyle mi? Öyle olduğu pek söylenemez. Sis kalktı ve göz gözü görmeye başladı! Gir internete bak yüzüne. İster uzun uzun, ister kısa aralıklarla… Dün şurada şunu yemiş, evvelsi gün bilmem nerede çekilmiş cüretkâr pozlar, bugün hiç tadı tuzu yok… Haticeler ve Hasanlar birbirlerine yazgılı değiller artık. Çünkü yabancı sesler çalındı kulaklara ve bu sayede başkalarının da varlığı fark edilmiş oldu. Ali biraz boydan kaybediyor ama kaslarına diyecek yok. Hasan için Hatice olmazsa Elif var. Burcu’yu da unutmamalı ha, görmeyeli dilli dişli bir kadın olmuş. Herkes için değişmiş devir, bir selam, iş tamam. Bir kıvılcımla tescilli teşhis emre amade, olsa olsa aşktır adı. Bunalım dolanmalar…


   Ateşli bir aşkın ortalama ömrü 76 saat. Ne suçu var insan doğasının? Kıtlıkta kısır döngü, bollukta bunca ganimet… Ayağını yorganına göre misali. İnsanın insana ulaşması kolaylaştıkça emek de ortadan kayboluverdi. Eskiden kış uykusundaki uysallığıyla gitgide saygınlaşan ihtiras, şimdilerde ele geçirdiği avını boğazlayıp atıveriyor bir köşeye. Salkım saçak indiği yabancı bir duraktan, çok daha yabancı bir durağa doğru bin perişan bir halde ayrılıyor. Beden dediğin nedir ki? Pisliğe bulanmış bir çöplükte bile çul bulabilir kendine. Fakat duygularımız her zaman yadırgamıştır yerini. Emeğin inşa ettiği asil köşklere layıktır o. Güçlü bir zelzele medeniyetimizi yerle bir edip tüm izlerini silmiş insanlığın. Sonra da her tutku kendi tutsağını yaratmış. Bugünlerde kimse kimseye sarılmak istemiyor.

 

Günay Aktürk
24.02.2019
Ankara

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir