3.673 Defa Görüntülendi

Vahşetten kime sarıla insan!

 

 

Çocukluğumdan Bu Güne Caanım Ülkem!

   Türkiye’nin gündemi tıpkı bir kara borsa gibi her saniye yeni bir değişime gebe. Keşke bu değişim geriye doğru akan zehirli suları taşımasaydı yurduma. Arkama dönüp bakıyorum da, çocukluğumdan beri her gün ama her gün, güne yeni bir haberle uyanıyormuşum. Aklıma çivi gibi kazınmış bazı görüntüler var. Özellikle de gazetecilere düzenlenen suikast haberleri aklımın paslı çivileri arasında. Kaç yıl geçti hala söküp atamıyorum onları.

   1993 yılında henüz dokuz yaşındaydım. O yıl Sivas Madımak’ta cehalet hortladı. Aslında o hortlayan canavar hep dünyadaydı ama ben onunla yeni tanışıyordum. Bir şey söyleyeyim mi? O katliam belki de zihnime indirilen ilk ve en ağır darbeydi. Otuz üç kişinin diri diri yakıldığını ailemle birlikte televizyondan izlemiştim. Bizim gibi saz çalan, türküler söyleyen, şiirler okuyan ve semah dönen insanlardı. Tanımıyordum hiç birini de ama kokularını alıyordum bir şekilde! Korkuyordum. Annem de korkuyordu. Bir süre sessizlik oldu. Babam tam bir şeyler söyleyecek oldu, sustu. Vahşetten kime sarılaydı insan? Devletin gözü önünde gelişmişti her şey. Babam susuyor ve devlet baba izliyorken vahşetten kime sarılaydı insan? Zihnimin paslı çivilerine bir kardeş daha eklendi yıllar sonra. O katliamda ölen şair Özlem Şahin’in odasının duvarına astığı bir kartta yazan şu sözler: “Belki yaşlanacağım ama asla büyümeyeceğim!” İnsan olmak bu olabilir miydi?

   O senenin sonlarına doğru güneydoğuda –sanırım Hakkâri’ydi- askerleri gösteren bir haber izlemiştim. Askerlerin üstlerinde kalın üniformaları vardı ve mat bakışlarıyla çay içiyorlardı. O çiviyi de söküp atamıyorum. Sınıra çok uzak bir şehirde yaşamama rağmen orada yaşanan şiddetli çatışmalarla bütünleşti o haber karesi. Korkuyordum. Zihnimde doğan hangi fikirler korkutmuştu beni bilmiyorum ama çocukluğun o korunaksız acizliğiyle, beni temsil etse de etmese de baştaki iktidara ama daha çok da devlet fikrine sığındığımı hatırlıyorum.

Tıpkı bir kara borsa gibi her saniye değişiyordu gündem. Doksan üç senesi bitmek bilmedi. O yıl üç Başbakan gördü canım ülkem. Yanlış hatırlamıyorsam Demirel, İnönü ve Çiller’di bunlar. İyi mi ettiler kötü mü ettiler bilmiyordum ama iyi ettilerse neden biri çıkıp biri iniyordu ki? Beceremiyorlar mıydı bu işi acaba? Televizyon da bir onu tutuyor bir ona sallıyordu.

   Devrimci dedikleri ama haklarında hiçbir bilgi sahibi olmadığım gençler öldürülüyordu. Uğur Mumcu o sene öldürüldü. Eşref Bitlis’i de hatırlıyorum. “PKK yurt çapında eylemlere girişti” diyordu televizyon. Ha! Rıfat Ilgaz, Abidin Dino ve Hulusi Kentmen amcaya çok üzülmüştüm. Babam ozan İsmail, “O güzel insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler” diyen bir adamın kitabından alıntılar yapıyordu bana. “Dünyada güzel şeyler de yaşanıyor oğlum” diyor ama pek fazla örnek veremiyordu buna. İyiye ve güzelliğe inanıyordu lakin inancı Turgut Özal’ın şaibeli ölümünün önüne geçemedi. Babam bana küçücük bir kasabada, küçük bir televizyon kutusundan izlediğimiz kötü haberlerle her şeyin daha iyi olacağını öğretmişti! Peki, ama elimizi suya sabuna sokmadan nasıl olacaktı ki bu? İyiyi ve güzeli taşıyan katır kağnısının şoförü hani neredeydi? Aslında evet siyasetin dışında kulağa eğlenceli gelen hoş şeyler de yaşanmıyor değildi hani. Arzum onan Avrupa güzeli seçildi ve Genelev işletmecisi Matild Manukyan İstanbul vergi rekortmeni oldu! Devlet yönetimi iyice işkillendirmeye başlamıştı beni! Daha başka neler mi oldu? Yılbaşına doğru televizyon bozuldu.

Sonra bir anda bombalar patlamaya başladı. Otobüs durakları, hava alanları, garlar, meydanlar her yer ama her yer bombalanıyor, insanlar ölüyordu. Yıllarca evlerinden çıkmayan insanlar daha da kapanmışlardı evlerine. Bu neslin çocukları olan biz savaş görmemişler iliklerimize kadar hissetmiştik savaşı. Ama bir şeyler değişmeye başlamıştı bende. Zamanında o kadar çok korkmuştum ki artık korkuyu tanıyamıyordum. Bir gün öncesinde bomba patlattıkları bir durağın önünden geçerken ölüm korkusu da yoktu. Hayır hayır bu kesinlikle hissizleşme değildi. Delicesine yaşamak istediğim halde öldürülecek olma ihtimalinin ürkekliğine yabancıydım artık

   Artık televizyon izlemiyorum. Ve artık ülkenin geldiği noktalara bakarak “her şey daha kötüye gidiyor” da demiyorum. Çünkü karanlığın grisi ve koyusu olmaz. Karanlık karanlıktır. Zaten yalnız bizim değil, bizim gibi geri bırakılmış ülkeler başkanlık sistemiyle yönetiliyor öteden beri. İşin en kötü yanı ise o başkan bu ülkede yaşamıyor. Bu ülkede nefes almıyor. Hatta dilimizi bile konuşamıyor. Bizim gibi ülkelerde Başbakan, Cumhurbaşkanı ve iktidarlar gelip geçicidir ama başkan aynı başkandır. Emperyalizmdir o. Darbeler yapar, suikastlar düzenler, hükumetler düşürür… Bazen Madımaktaki ateş olur, bazen yanı başımızdaki İşid. Bazen karısını öldüren bir kadın düşmanıdır o, bazen bir uyuşturucu kaçakçısı. Bazen eğitimsizlik, bazen işsizlik… Eğer onunla tanışmak istiyorsanız televizyonunuzu açmanız yeterli. Yansımalarını her karesinde göreceksiniz.

Günay Aktürk

16.07.2016




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir