1.127 Defa Görüntülendi

Tuğçe’den Sonra

 

   Tuğçe Albayrak. Onu hepiniz tanırsınız. Kasabamın güzel yürekli devrimci kadını. Onu hiç görmedim. Hiç konuşmadım da. Türkiye’ye fazla gelmediği için muhtemelen o da beni tanımazdı. Ama bazen insan insanı öyle zamanlarda tanır ki bir daha asla unutamaz onu. Şimdi bütün dünya tanıyor. Hakkında çok şey yazılıp çizildi. Saygıyla, ayakta alkışlandı. Peki ya sonra? Adaletin ayağını sürüye sürüye bir yerlere yetişmeye çalıştığı bir dünyada, katiline “çocuk” diye hitap etti yasalar. Hepimiz en acılı şekilde ölmesini diledik. Değilse bile cezaevinde yapılmalıydı bu. Bunu yapan “Sırp” asıllıydı değil mi? Ahh o Sırp’lar yok mu…

   Tuğçeyi öldüren suç bizi de çepeçevre sarmıştı ama bu defa sevgi donunda görünerek. Peki, ona müebbet hapis verilseydi içimizdeki öfke yatışacak mıydı? “Artık huzur içinde uyuyabilirsin Tuğçe’m” mi diyecektik? Neden böyle bir şey diyelim ki? O zaman sadece onu öldüren suçlu cezalandırılmış olacaktı. Asıl suçlu, “suç”un bizzat kendisi olduğu halde, üstelik hala aramızda elini kolunu sallayarak kendine yeni kurbanlar aradığı bir dünyada Tuğçe’miz rahat uyuyacak mıydı gerçekten? Hani Hasan Hüseyin Korkmazgil bir dizesinde şöyle diyor ya: “Hep suçluyu asıyorlar, suçu asmak yok gündemde.” Ben de bunu söylemek istiyorum.

Önemli bir husus:

İnsanoğlunun klan dönemlerinden beri binlerce yıldır uygulayageldiği bir adalet sistemi vardır. Henüz devletler kurulmamışken. Kadının el üstünde tutulduğu o anaerkil dönemlerde klandan bir kadın kaçırılmış, tecavüz edilmiş ya da öldürülmüşse, bunun cezası ölüm demekti. Şimdi modern akıl ölüm cezasının yanlış olduğunu söylüyor. Modern akıl çok doğru bir yere parmak basıyor ama bütün dünyanın modern olduğunu düşündüğü için mi suça cezayla karşılık vermek istemiyor? Lakin ortada bir suç var ve insanlık hala ehlileştirilememiş durumda. Bana göre modern akıl kendini üst seviyede bir gözlemci olarak görürken, ehlileştirilememiş insanlığı da denek hayvanı türünden bir fare gibi görüyor. Tamamen duygusuzca. Bütün dünya ancak eşit seviyede modern bir akla ulaşabildiği zaman, evet, ancak o zaman bu suç ve suça karşı verilen cezaları ilkellik olarak algılayabilir ki zaten o gün geldiğinde suç da ortadan kalkmış olur büyük ölçüde.

   Onu ışıklar kentine uğurladık ve kendi öz evinde mışıl mışıl uyuyor şimdi. Hakikatin cehennemiyle azap çeken asıl bizleriz. O öğretmen olmak istiyormuş. Öğreten olmak! Belki insanları henüz çocukken eğitmenin hayati bir öneme sahip olduğunu fark ettiği için öğreten olmak istemiştir. Katili de bir zamanlar zararlı fikirlerle beslenmemiş olsaydı, şimdi yaşıyor olacaktı Tuğçe’miz. Tuğçe gibi öğreticilerin bir öğrencisi olsaydı o diyorum, suç henüz işlenmeden yakalanmış olmaz mıydı?

   O Türk olduğu için öldürülmedi. Onu öldüren; sürüngen beyninin arzularına boyun eğmiş, bir taraftan da ırkçılıkla yönetilen karanlık zihinden başka bir şey değildi. Bunun yarattığı öfkenin bizi “cezalandırma” istemiyle aynı ırkçlığıda sürüklediğini fark ettik. Savaşmak ve yok etmek zorunda olduğumuz suçlu şu ya da bu ırk değil, ırkçılığın bizzat kendisidir. Bu yeri geldiğinde millet, dil, din ya da cinsiyet donunda ortaya çıkabiliyor. Olay sırasında ona su bile vermeyen McDonald’s da işin kapitalizm boyutu. Rastlantısal bir kesişme gibi görünebilir ama işte ırkçlık gibi bir yozlaşma da bizzat kapitalizmden beslenir.

   Tuğçe Albayrak. Onu hepiniz tanırsınız. O bir öğreten. Onu hiç görmedim. Fazla gelmezdi Türkiye’ye. Ama tanımak isterdim onu. Onunla beraber gülmek, paylaşmak ve direnmek için. Onu tanımak istediğim için de onun gibi öğreticileri arıyorum birkaç yıldır. Bulduklarımı da çoktan sahiplendim. O bana, onun gibi insanları öldüklerinde değil, henüz yaşarlarken sahiplenmeyi öğretti de ondan…

 

Günay Aktürk

02.12.2017

Okumak İyidir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir