270 Defa Görüntülendi

Ölüler Konuştuğunda

      

 

   İki arkadaş Samsun da iki bin onun yirmi mayıs öğleni az düzgün çok tezekli bir yoldan ağır ağır yürümeye başladılar. Birinin adı Osman’dı. Yaşı nereden baksan kırkı bulmuştu. Tam bir vatanseverdi. Takvimler ne zaman özel bir günü gösterse Bandırma Vapurundan girer Samsun’dan çıkar, anlatır da anlatırdı. Dinleyenler o sözleri bir yerlerde okusalar, o’nun Samsun’a Atatürk ile beraber çıktığını düşünürlerdi. Atatürkçüydü. Nutuk’u hiç okumamıştı. Anıtkabir’e de gitmemiş ya da tek ayağı çukurda Cumhuriyeti kurtarmak adına parmağını bile oynatmamıştı. Ama kanını akıtsan kıpkırmızı akardı işte!

 

   Diğerinin adı Veysel… Osman, askerde tanımıştı onu. Tanıdığı en mert, en yürekli adamdı Veysel. Uzun boylu, geniş omuzlu, gür bıyıklı bir adamdı. Kocaman elleri, geniş pazıları ve iri gövdesiyle tam bir demirciyi andırıyordu. Zamanında bilmem hangi üniversitede mimarlık okumuş, son sınıfa gelmeden de bırakmıştı. Maddi nedenlerden diyordu Veysel. Çok konuşan bir adam olduğu söylenemezdi. Osman’ın aksine ne yurt hikâyeleri anlatır ne de vatan millet derdi. O daha çok kendi halinde ama derin acılar çekiyormuş gibi sessizce süzmekle yetinirdi insanları! Babasını kaybetmişti geçen hafta. Bunu duyan Osman ta Trabzon’lardan çıkıp gelmiş, şimdi de ayağının tozuyla Veysel’le beraber mezarlığa gidiyorlardı.

 

   Yürüdüler de yürüdüler. Askerlik anıları, geçim derdi, Veysel’in küçük oğlunun sünnet düğünü, Osman’ın işi gücü derken epeyce bir zaman geçti. Laf lafı açtı, laf vatana millete geldi. Osman, Veysel ile bu konuları konuşmayı seviyordu. Çünkü Veysel siyasetten pek hazetmez; böylece Osman aklına estiği gibi, istediği baştan istediği sona alıp götürürdü sözü. Trabzon’daki kurtuluş olaylarını anlatıyordu şimdi de. Veysel’in az önceki konuşkan hali, yerini derin bir sessizliğe bıraktı.

 

   – Ne diyordum? Hah! Bir de Topal Osman ağamız var Veysel. Paşanın askeridir o. O kadar ki Balkan savaşına bile katıldı da küçücük bir şarapnel parçasıyla topal kaldı. Ama yerindi mi, hayır Veysel’im hayır, yerinmedi. Gitti Ruslara karşı çeteler kurdu gene savaştı. Trabzon cezaevini basıp 150 mahkûmu çetesine kattı. Yaa ne babayiğitlik! Rivayet edilir ki bine yakın adamı vardır Osman adaşımın.

 

   Veysel belki o sıra keskin ve fazlasıyla anlamlı bakışlarını Osman’a dikmese, kim bilir daha nasıl övgüler dizecekti adaşına… Boğazını temizleyip devam etti Osman.

 

   – Tabi sonraları vatan haini ilan edildi. Neden peki? Nedeni belli olur mu hiç? Bugün kahramanısın yarın hain. Köyler yakmış, kiliseler yıkmış, taş üstünde taş, baş üstünde baş koymamış. Ama neden? Vatan meselesi.

 

   Bir ara susup derin düşüncelere daldı. Belki de yüreğinin derinliklerinde küçücük bir his, bir insanlık kırıntısı canlanmıştı. Giresun’da kahraman olan Topal Osman, devlet kayıtlarına göre haindi. En çok da bu düşündürüyordu onu. Ama paşanın en sadık askerlerinden biri değil miydi bir zamanlar?

 

   – Derin meseleler bunlar. Aslına bakarsan daha sonra paşaya da rest çektiği söyleniyor. Yaşandı gitti. Doğrusu ben de karar vermiş değilim henüz, gerçekten hain midir yoksa kahraman mı? Hainlikle kahramanlık arasında çok ince bir çizgi olmalı.

 

   Veysel susuyordu. Havada bin bir kokulu bir bahar esintisi vardı. Toprak bugün hiç olmadığı kadar kızıla kesmişti. Dereler dört mevsim kan kızıllığındaydı. Çığlık sesleriyle sevişen bir bahar esintisi hâkimdi gökyüzüne. Sürülüyordu insanlar. Sürülüyordu Pontus’un Rum’u! Emirler yağdırıyordu topal Osman. İşte şurada, tam önlerindeydi olanlar. Issızdı, kimsesizdi şehir. Evler yanıyor, Veysel susuyordu…

 

   – Dün on dokuz mayıstı, Trabzon’u görecektin! Gün boyu helikopterler, jetler dolandı semada. Nedendir dersen, bilirim bildiğini Veysel’im. 19 Mayıs 1919 bir Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcıdır. Atatürk, hem padişahın hem de İngiliz’lerin haberi olmadan çıktı Samsun’a. Ahh atam ahh…

 

   Elleri arkasında başı yerde dinleyip duran Veysel, duyulur duyulmaz bir sesle: “Ahh bize öğretilenler ahh!” diye ilk kez mırıldandı.

 

   Osman kuşku dolu gözlerle süzdü Veysel’i. Bu derinlerden gelen “ah”ın ne anlama geldiğini anlayamamıştı.

 

   – Ne için ah çekiyorsun, anlamadım?

   – Yüz yıl önce buralarda neler yaşandı? Toprağın dilinden anlayan, onun ağıdını duyabilemez mi? Ermeni ve Rumlar üzerine anlatılan yüzlerce katliam efsaneleri var. Onlar gerçekten efsaneden mi ibaretler, yoksa artık gerçeğin adı mı efsane oldu?

   – Ne demek istiyorsun? Rumların ve Ermenilerin katledildiğini mi? Sen de mi o kafasızlar gibi düşünüyorsun yoksa? Yapma Allah aşkına Veysel!

   – Ben asla resmi tarihten yana olmadım. Resmi tarih yeni baştan yazılabilir çünkü. Yazılmaya müsaittir. Devletlerin bunu yapabilecek kudrette oldukları aşikâr. Çünkü dünyadaki en gelişmiş örgütlü güçtür devlet. Bu yüzden de pek siyaset yapmaktan yana değilimdir.

   – Ben katliam olduğuna inanmıyorum. Savaşta her şey olur. İki taraftan da ölenler ve öldürülenler mutlaka olacaktır. Ama buna katliam diyemeyiz.

   Veysel cevabını önceden hazırlamış gibi:

 

   – Peki, buralarda bir zamanlar Ermeni ve Rumların yaşadıklarına inanıyor muyuz, diye sordu.

   – Evet, tabi ki yaşıyorlardı, dedi Osman. Bildiğim kadarıyla sayıları bizlerden çok fazlaymış.

   – Peki, onların torunları bugün neredeler? Bir zamanlar bu topraklarda yaşadıklarını kanıtlayan ne kaldı geride? Kaç kilise, kaç okul, kaç sağlık evi var?

   – Hiç araştırmadım ama vardır mutlaka.

   – Hayır dostum! Senin Topal Osman’ın taş üstünde taş koymadı. Bir kilise gören onları hatırlayacaktı çünkü. Çok değil, tek bir yapı temeli gören, bir zamanlar o damların altında kimlerin yaşadığını soracaktı. Tıpkı benim şuan da sorduğum gibi.

 

   Osman ortada bir katliam olduğuna bir an olsun inanmamıştı. Öyle olsa, üç yüz bin, beş yüz bin, hatta bir milyon insan katledilmiş olsa bunun kanıtı olmaz mıydı? Savaştı bu, karşılıklı öldürmeler katliamdan sayılabilir miydi hiç?

 

   – Katliam demek ne demektir Veysel kardaş? Bir halkın kökünü kazımaktır. Bir halkı yok etmek için yaşam için gerekli ihtiyaçlarını kesmek, üremelerini engellemek – bozmak ya da çocukların zor yolla başka şehirlere, başka ailelere dağıtılmasıdır. Asimile etmektir. Tüm bunları bu topraklarda yaşadı mı o insanlar?

   – Köklerinin kazındığına dair efsaneleri bir yana bırakıp delil arayalım öyleyse. Nasıl buluruz dersin izlerini? Ölüm yürüyüşlerini de mi duymadık, duyup da aldırmadık? Ya asimile de mi edilmediler? Çocukların zorla başka şehirlere dağıtılmasından söz ediyorsun. Dersim’de olanlar gibi mi?

   – Dersim’den bahsetmiyoruz şuan.

 

   Bir süre durup arkadaşını boydan boya süzdü Veysel:

 

   – O kadar şey söyledim, bir tek bu mu çekti dikkatini?

 

   Osman’ın ses tonundaki ani yükseliş ile gelen öfke gözünden kaçmamıştı Veysel’in. Acaba bu, kabullenişe bir işaret miydi? Her ne düşünüyorsa belli ki göz göze gelmekten alıkoyuyordu onu bu düşünceler. Uzaklardan bir traktör sesi geliyordu. Bir deri bir kemik kalmış siyah bir köpek geçti önlerinden. Bakışları ürkekti. Neden ürkekti ki bu kadar? Kim korkutmuştu onu böyle? Köyün en dışındaki son evi de geçtiler. Sanki mezarlığa değil de uzaklara, kendilerinin de bilmedikleri öte geçelere gidiyorlardı.  Hava sıcaktı. Tecavüz ediliyordu kadınlara, gencecik kızlara. Mağaralarda kömürleşen insan kokusuydu o bahar esintisiyle dans eden! Uykusunda ağlayan anneler vardı yol kenarlarında. Osman, bilmeden bir cesedin üzerine basmıştı az önce. Aç susuz bir kafile geçti yanlarından. Askerler durmadan bağırıyor, su isteyen kadınları kamçılıyorlardı. Bir hayalet ordusu sarmıştı her yanı. Binlerce yıllık zulüm, katliam ve soykırımlar apaçık dolanıyordu ortalık yerde. Ama yaşananlar yaşanmış, kan temizlenmiş, yakılan köylerde yeni otlar bitmeye, üç yapraklı çiçekler açmaya başlamıştı. Sanki bu sessizlik, bu huzur binlerce yıldır hiç bozulmuyor, hep bu günkü gibi yaşam fışkırıyordu. Karşı yamaçtan düşman ordusu göründü. Düşmanlıkları kimeydi acaba? İlk kurşun sıkıldı, artık susmuyordu Veysel!

 

   – Mübadele diyorlar adına, diye sürdürdü Veysel. Bir milyonun üzerinde Rum bu anlaşma gereği sürgün edildi. Aslında daha çok beyaz ölüm diyorlar. Hadi biz ölüm yürüyüşü diyelim. Aslında ölüme ve hastalığa terk edildiklerini yazıyor tarih. Geride kalanlarsa zorla Müslümanlaştırılıp, Türkleştiriliyor. Köy, kasaba ve şehir isimleri baştan sona değiştiriliyor. Hiç olmazsa bunlar biliniyor. Peki, ne için? Tek tip, tek insan için!

   – Bunların hepsi safsata! Bana katliamı apaçık göstermedikçe ne söylesen inanmam.

   – Yani boşuna konuşuyoruz.

   – Açıkçası bu sohbetten sıkıldım ben. Yıllardır birbirimizi görmemişiz, konuştuğumuz şeylere bak. İhsan emmiye bir Fatiha okuyalım da bari bir işe yarayalım. Sahi be, amma da yürüdük ha! Nerede bu mezarlık?

 

   Arkasını dönüp gerilere baktı Osman. Gerilerde kalmıştı köy. Bir de şu sessizlik boğmaya başlamıştı artık. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Veysel, mezarlığa gitmediklerini, söz Topal Osman’dan açılınca yönünü değiştirdiğini söyledi. Osman bu sözcükleri nereye koyacağında kararsızdı! Mezarlığa gitmiyorlarsa nereye gidiyorlardı öyleyse? Sordu, az kaldı yanıtını aldı. Ay çiçeği ekili bir tarladan geçerek küçük bir tepe aştılar. Tepenin bitiminde yol düze iniyor, biraz ilerisinden başlayarak koca bir dağ yükseliyordu. Osman, yukarılardaki mağaraları fark etti. Anlaşılan, dedi kendi kendine, Ferhat gibi dağlara vuracağız kendimizi! Gülerek bir bakış attı arkadaşına. Veysel gülmüyordu. Konuşmuyordu da. Osman alışıktı Veysel’in bu hallerine.

 

   – Eşkıya mı olacağız Veysel, nereye gidiyoruz böyle?

 

   Cevap vermedi Veysel. Osman’ın pek de hayra yormadığı bir kafa sallamasıyla yetindi sadece. Sonra bir ara: “İzinden yürüdüklerimiz ya kaybettirmişlerse izlerini? Öyleyse neyin izinden yürüyoruz?” diye mırıldandı. Osman duymadı bu mırıldanmayı. Eli arkasında bir gerileri, bir tepeleri süzüyordu. Aşağıdan o kadar da yüksek görünmüyordu dağ. Çıktılar da çıktılar. Çıktıkça da taşlar sivriliyor, tırmanmak zorlaşıyordu. Osman işi inada bindirmiş, konuşmamayı, sadece yürümeyi düşünüp, bakalım, diyordu, sonu nereye varacak bu yolculuğun? Veysel alışıktı dağ tepe yürümeye. Bazen gider günlerce dönmezdi. Dedesi tütüncü Hikmet’in gezmediği görmediği yer kalmamış, uzun yıllar Aydın dolaylarında yaşamış eski bir kaçakçıydı. Nice zaman sonradır ki gelip Samsun’a taşınmış. Veysel’in çocukluğu dedesinden dinlediği eşkıya hikâyeleriyle geçmişti. Ne öğrenmemişti ki ondan! Kamalı Zeybekler, Çakırcalı Efeler, Atçalı Kel Mehmet’ler, İnce Memed’ler… Dedesinin eşkıyalar dünyası arka bahçesi olmuştu Veysel’in. Dedesi Hikmet, ölmeden önceki son yıllarında: “Kurt bunalırsa düze iner, kul bunalırsa dağa çıkar derler. Ama şimdi öyle mi? Eşkıya düze indi artık torunum.” demişti. Veysel o yıllarda küçük bir çocuktu. Ne demek istediğini anlayamamıştı. Ama şimdi çok iyi anlıyordu. Bu yüzden de dağları bir başka seviyor, aklına estikçe alıp vuruyordu kendini en dik zirvelere: Belki de dedesinden dinlediği eşkıyaları arıyordu, kim bilir…

 

   Dağın tepesine yakın bir mağaranın önünde durdular. Dizlerinde mecal kalmamıştı Osman’ın. Nefes nefese, olduğu yere çöküp kaldı. Veysel bir atmaca gibi süzdü dağın eteklerini. Belki de Çakırcalı Efeydi şimdi o. Kızanlarını günler öncesinden düze yollamış, dönmelerini bekliyordu! Osman’dan yana bakıp kurup kurguladı içinden. “Bu adam, diyordu içindeki ses, benim kızanım olsaydı şan için çekip vururdum.” Bunu der demez de memnun gülümsedi. Osman bu tebessümü yakaladı. Yüzünü buruşturdu. Sırtını bir kayaya verip aşağılara baktı. Bir yandan da derin derin nefes alıyordu. Veysel önlerindeki mağaraya çevirdi yüzünü. Döner dönmez de allak bullak oldu suratı. Dişlerini sıktı. Bir iki adım atıp bekledi.

 

   – Haydi bakalım Osman eşkıya, hazır mısın?

   – Ah bir de neye hazır olduğumu bilsem!

   – Takip et beni öyleyse.

 

   Veysel, ağır adımlarla yürümeye başladı. Osman zorla da olsa yerinden kalkıp takip etti onu. Mağaranın girişi oldukça büyüktü. İçeri girip biraz ilerleyince geçidin daraldığını fark etti Osman. Birkaç metre aralıklarla odalar vardı içeride. Kimi odaların duvarlarına küçük oyuklar açılmıştı. Bir pencere şeklinde ama daha çok mumluk ya da işe yarar şeylerin konulması için yapılmış olabilirdi. Osman, bir zamanlar bu mağarada birilerinin yaşadığını anladı. Beş oda daha geçtiler. İçerideki aydınlık gittikçe kararıyordu. Eşkıyalar mı yaşamış burada, diye sordu Veysel’e. Veysel yine cevap vermedi. Biraz daha ileride, ancak bir insanın sürünerek geçebileceği kadar daralmıştı geçit. Veysel dönüp Osman’a bakıp: “Sürünmeye hazır mısın?” diye sordu.

  

   – Bir sürünmediğimiz kalmıştı! Görmeye değer bir şey yoksa çekeceğin var elimden Veysel! Hadi bakalım, ilerleyelim.

 

   Veysel’in suratı karardı. Uzun uzun süzdü arkadaşını. Sonra başını yere yıkıp bir süre öylece kaldı. Osman anlamaya çalışıyordu olanları. Ne vardı içeride? Az sonra öğrenecekti ama arkadaşının suratındaki karamsarlığa anlam verememişti. Nice zaman sonra tek kelime bile etmeden soktu kafasını deliğe Veysel.  

 

   Deliğin içi zifiri karanlıktı. Uzun boyuyla Veysel, adeta bir yılan gibi süzülüyordu. Belli ki buralara hep sürünmek için geliyordu. Bu işte acemi olan Osman biraz zorlansa da bir metre kadar girdi içeriye. Altındaki toprağı göremiyordu ama sertliğinden anladı ki çok kişi sürünmüştü bu delikte. Veysel sanki akıp gitmiş, patırtısı çok ötelerden geliyordu. Bir an ürperdi Osman. Tanımlanamaz bir korku gelip çöktü içine. Çoktandır böyle ürperdiğini hatırlamıyordu. Gözünün gördüğü her yön zifiri karanlıktı çünkü. Bilinmeyenin üzerine yürümek ürkütürdü insanı. Neyse ki Veysel vardı önünde.

 

   Geçidin sonunda bir ışık gördü Osman. Şaşırdı. Ama daha çok da rahatladı, içi aydınlandı. Az bir gayretle iyice yaklaştı ışığa. Veysel geçitten çıkmış, arkası Osman’a dönük içeriyi seyrediyordu. Burası mağaranın sonu olmalıydı. İçeriyi çevreleyen karşı duvardan anladı bunu. Epeyce de geniş görünüyordu. Yukarıdan aşağıya süzülen ışığın içinde uçuşan tozları fark etti. Son bir sürünmeyle kafasını delikten çıkarttı. O an gördüğü şey karşısında kanı dondu, nefesi kesildi. Hani korkuturlar da yüreğin ağzına gelir ya, öyle bir duygu… O anlık refleksle geri gitmek istedi, olmadı. Çakılıp kalmıştı adeta. İçerisi tıka basa insan iskeletleriyle doluydu. Belki iki yüz kadar vardı sayıları. Bir süre hiçbir şey düşünemeden baktı. Elleriyle gözlerini kapatıp bir süre derin derin nefes aldı. Nice zaman sonradır ki ancak kaldırabildi kafasını. Hala aynı duyguları hissediyordu. Hayatında ilk defa, kendisinin de tanıyamadığı bir ses tonuyla sordu:

 

   – Bu da neyin nesi Veysel?

 

   Belki ilk gördüğünde Veysel’in de kanı çekilmişti ama şimdi oldukça sakin bakıyordu. Ayaklarının ucundan başlayarak uzanan iskeletleri boylu boyunca süzdü. İğne atsan yere düşmezdi. Üst üste yığılmış, sanki sıkı sıkıya istiflenmiş gibiydiler. Kimi iskeletlerin boyu iki metreye yakındı. Kısa olanlar ise çocuk iskeletleri olmalıydı. Ağzında acı bir tat vardı Veysel’in. Kafasını kaldırmadan, derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

 

   – Bunlar mı? Görüyorsun işte, bunlar iskelet. İnsan iskeletleri. Bir zamanlar bizim gibi yaşayan, hayalleri olan, belki düpedüz bizim atalarımız olan insanlar! Bir katliam kanıtı arıyordun. Al sana kanıt.

 

   Ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini kestiremiyordu Osman. Bir ara ağzını açacak oldu…

 

   – Biliyorum, diyerek konuşmasına izin vermedi Veysel. Buna da verecek bir cevabın mutlaka vardır Osman kardaş. Ama sağını solunu bir yana bırak insanın. Sadece düşün. Saf bir fikirle düşün. Bu kadar insan… Bir mahalleden daha fazla kalabalık insan… Belli ki katledilmişler. Ama ben yıllarca burada yaşıyorum ve buralarda yapılmış bir katliam ne gördüm ne işittim. Dedem de anlatmadı. Devlete göre de yok. Peki, bu iskeletler uzaydan mı geldi buraya?

 

   Bir süre derin bir sessizlik oldu. Parmağını ısırıp öylece kalmıştı Osman. Ne korku, ne endişe, ne heyecan… Yüz hatlarından hiçbir şey seçilmiyordu artık. Belki de alışmıştı iskeletlerin varlığına. Öyle ya, alışınca normal geliyordu her şey. İçinde hala kuşku var mıydı? Ne düşünüyordu? Ama öyle bir bakıyordu ki…

 

    – Nasıl buldun burayı sen?

   Tam tepedeki deliği gösterdi Veysel. Büyük bir çemberden bir ışık demeti süzülüyordu içeri.

   – Aslında buralarda çok mağara var. Çoğunun içini gezdim. Yalnız buraya hiç girmemiştim. Bir gün tesadüfen küçük bir delik gördüm yukarıda. İlk gördüğümde bu kadar büyük değildi. İyice genişletip içeriye baktığımda ise aynen senin gibi benim de kanım dondu. Sonra girişini arayıp buldum. Bu kadar rahat olduğuma bakma! Bir hafta kadar etrafında dolandım, kâh birkaç adım atıp geri çıktım, kâh dar geçide kadar gelip geri dündüm, bir türlü giremedim içeriye. Sonunda olan oldu işte…

 

   Osman delikten çıkıp daha da yaklaştı iskeletlere. Bir kaçına dokundu. Neler hissettiğini hak getire! Diplerde, tam duvarın önünde duran bir iskelet çekti dikkatini. Oturmuş, sırtını duvara vermişti sanki. Onun tam önünde, bir çocuğa ait olduğunu düşündüğü küçük bir iskelet gördü. Daha bir dikkat kesildi. Belli ki bir şeyler kurguluyordu kafasında. Sonra kararlı ve durgun bakışlarıyla gözlerinin tam içine baktı Veysel’in!

 

   – Doğrusunu söylemek gerekirse yakında burayı bulurlar. Bulunca da jandarmalar gelip her yanını kapatır, adına da yasak böyle derler. Kimse girip görmesin diye yaparlar bunu. Belki de bir açıklama ihtiyacı duyarak, yapılan araştırmalar sonucunda milattan önce bilmem kaçıncı yüzyıla ait oldukları anlaşıldı, gibi bir açıklama yaparlar.

 

    Olduğu yere çöküp iki elini de çenesine dayadı Osman. Gözlerini kırpmadan bakıyordu. Kafasını sağ yana eğip, bir süre de öyle süzdü. Cinsiyetlerini tahmin etmeye çalıştı bir süre. Dahası, tüm bu iskeletlerin neden burada olduklarını sordu kendine. Neden kimse bilmiyordu buranın varlığını? Kimdi bu insanlar? Nereye, hangi zamana aittiler? Bu bilinmezliğin sorumluları hangi cellâtlardı? Sorular, sorular ve sorular…

 

   – Ben küçükken eskiler hep anlatırlardı, d,ye devam etti Osman. İşte şu derede Ermenileri şöyle kestiler, bu bayırda Rumları boğazladılar… Üstelik bunlar yalnız buralarda da anlatılmıyor. Anadolu’nun her yanında duyulur, işitilir. Ben o yaşlarda bunları duyduğumda ürperirdim. Korkardım. Ama belli ki büyüdükçe hepsine de alışmışım. Onları öldürmekte haklıymışız gibi sapkın bir düşünce çıkmış ortaya. Evet, yıllarca katliamın kanıtını aradım durdum. Galiba sonunda buldum onu. Peki, ben şimdi bulduğum bu şeyi nasıl yorumlayacağım? Kime, neden ve nasıl inanacağım?

 

   Nihayet aradığı kanıtı bulmuştu Osman. O günden sonra da eskisi gibi şakacı, alabildiğine kahkaha atan bir adam olamayacaktı. Olamadı da. Şimdi korkunun, umudun ve son bir yakarışın nefesini hissediyordu ensesinde. Duvar dibine sinmiş o kadını gördü. Apaçık, ete kemiğe bürünmüş olarak gördü. Gözlerinin tam içine bakıyordu Osman’ın. İki yaşındaki bebeğini bağrına basmış yalvarıyordu. “Yardım et!” diye yalvarıyordu. Sonra ötekiler, diğerleri… Feryat figandı mağaranın içi. Sonra ağır ağır sustu her şey. Dışarıda yeni bir hayat yeşeriyordu. Yıllar geçiyor, yıllar asırlara ulaşıyor, et kemikten ayrılıyordu! Üstlerini kaplayan karanlık, bir asır geçmemişti ki tüm dünyayla kesti bağını. Onlar Ermeni’ydi, Rum’du, Yahudi’ydi, Alevi, Ezidi ve daha nice halklardı… Sonrası derin bir ölüm sessizliği… Geçmişin derin acıları bir bir aydınlanıyor, ölüler konuşuyor ve Osman susuyordu.

 

 

BİTTİ

Günay Aktürk

24.05.2015

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir