İnsan Psikolojisi | Sosyal Bir Hayvanın Anormal Halleri

İnsan Mezarlığında Klinik Bir Vaka

 

 

Çok fazla karıştık yaşamın dokusuna, Ey Fernando Pessua!

 

Dikkat! Makalenin kimi kısımlarını çocuklarınızdan uzak tutunuz:)

 

   Bugün Fernando Pessua’nın şu sözleri beni çok etkiledi: “Nasıl yaşadıysam öyle öleceğim. Kenar mahallenin birinde, bir eskicide, alıcısı bulunmamış mektuplara düşülmüş notların arasında kiloyla satılacağım.


   Birilerine çok fazla işledik, birileri çok fazla geçti bize. Tıpkı iki tas suyun birbirine karışması gibi. Ayır bakalım şimdi nasıl ayıracaksan damlaları. Sosyal hayvan olmanın getirisi. Ya da götürüsü. Kısaca getir götür işlerine bakıyoruz. Gerisini karıştırma.


    Bakın söylüyorum. Bu bir hafıza kaydıdır. Birilerinin bilinçlerinde yaşamaya devam edeceğiz. Mesela bu sabah başını okşadığım köpeğin içgüdülerine yerleştim artık. Zamanla havlaması azalacak diye umuyorum. Korkusuz yatacak kaldırımlarda. Kendine güveni geldiği zaman, belki de sert bir tekmenin bedelini ağır ödetecek sahibine. Yarını şu anda ilmek ilmek örüyoruz diyorum. Birbirimize tattırdığımız duygusal deneyimlerde belirlenecek yarınlardaki biz. Bunda bir anormallik yok. İnsan psikolojisine en ağır darbeyi yine insan vuracak. 

 

 

   Al sana bir örnek daha. Bugün aşırı yağmurdan giderler tıkanmış. Balkonu su bastı. Bir yandan aşağıdan gelen çamurlu su, diğer yandan şiddetli rüzgâr ve yağmur… Kasırgaya yakalanmış gemilerden hiçbir farkım yoktu. Gökyüzünün delinmiş haliydi bu ayrıca. Soğuk ve ıslak bir gömlek gibi yapışıverdi ruhuma kara duygular. Şimdi neler olacağını söyleyeyim. Bir süre baş etmeye çalıştığım o çamurlu suyla beraber yaşayacağız. Onun bana yaşattığı deneyim zihnimde bu şekilde tanımlandı demek oluyor bu. Sabah olduğunda hava yeniden açacak, biliyorum. O an geldiğinde yeni tanımlamalar için burada bekliyor olacağım onu.

 

 

Çok fazla karıştık yaşamın dokusuna…

 

 

   Yaşam zincirinde hayvanların belli bir yeri ve önemi varken, yıkıcı varlığıyla “insanı” tanımlamakta zorlanıyorum. Önceleri doğaya aykırı bir ucube olduğumuzu düşünürdüm. Düşünen aklıyla bile kendini doğaya adapte edemeyen hakiki bir aptal! Bence yerimizi yaşamın başıyla kıçı arasında geçen zamanın bir yerinde kaybettik. Bir avuç yem için gıdaklayan tavuklar olmak mıdır amaç? Sahibinin amaçlarına hizmet ettiğinin bile farkında olmayan horoz sürüsü olmak mı? Asıl evimiz olan doğayı cehenneme çevirip, içinde sahte uygarlıklar yaratmak! 

 

   İnsan zekası medeniyetler kurduğundan beri yapmayı bildiği tek şey birbirlerine bir şekilde dokunmak. Ne yani, kâr olarak elimize geçen yalnızca bu muydu? Bence ondan sonra başlıyor iş. Bakın anlatayım. Yüzlerce şiir yazdım kadınlara. O şiirler şimdilerde başka insanların ruhlarına yuvalanmış durumdalar. Dizelerim halka açık bir gemi filosu. Onlara kattığım duyguların binlerce şekle girdiğinden haberdarım. Artık tanınmaz hale geldiklerini de biliyorum. Farklı suretlerde can buldum demek oluyor bu. İnsan da böyle. Zamanla dönüşüyor ve onu değiştiren şey ile beraber yaşamaya başlıyor.

 



   Yaşama insani anlamlar katmak zorundayız. Zira insan psikolojisi denilen o özel ve milattan kalma aygıt çok çabuk bozuluveriyor.   

 


Çok fazla karıştık…

 


   Ne olursa olsun batsın demekten hoşlanıyorum… Birbirlerinin dokularına karışmaya çalışan şu insanların izledikleri yol yerin dibine batsın. Bakış açıları bir bataklık şapırtısına benziyor. Başlarda bir taraf köleyken diğer taraf efendi. Sonlara doğru iki ezeli düşman çıkıyor ortaya. Yıpratıcı bir karışım modeli. İşte aptal insan yığınlarının keşfettikleri sahte gerçek! Birine dokunduğumuz zaman sizce de onun dümenine çabucak geçmek istemiyor muyuz? Nasıl düşünmesi ve yaşaması gerektiğini ondan daha iyi biliyor gibi bir halimiz var. Bu, kendi boktanlığımızdan doğan bir telafi çabası değil. “Bana bak. Beni besle. Beni farklı yollarla doyur. Kölem ol ve kırbaç tapınağıma çaputlar as.” “Eğer benim gibi düşünüyorsan seninle aynı fikirdeyim!” İçler acısı değil mi sizce de? Bir de halk olarak nefret ediyoruz domuzlardan!

 


Çok fazla…

 


   Dünya, içinde çok fazla sahtekâr barındıran bir gezegen. Birçoğu eli kırbaçlı efendisinin şatosunda süt banyosu yapmaktan memnun. Buralarda hile ve hurdayla karışır insanlar birbirlerinin dokularına. Onur gereksizdir onlar için. Hayatta kalmanın en iğrenç yolları araştırılır. Alçalmaktan korkmazlar çünkü alçalmak onların nazarında sadece aç kalmaktır. Yoksullaşmaktan korktukları için nefretle bakarlar yoksullara. Bir gün onlar gibi yoksul olmaktan it gibi tırstıkları için. Yoksullara nefretle bakan yalnız varsıllar değildir. Önüne bir parça kemik atılmış olan ruhu satılıklar da nefretle bakarlar. Halkın içinde ama halka düşman olarak… Birbirine karışmanın en iğrenç yoludur bu. İnsanlığa giden yolu tıkarlar çünkü.


Çok…


   Hane hane, birey birey sahtekar sürüsü barındırır içinde bu gezegen. Orgazm taklidi yapan kadınlar, sözde en sadık ve babacan erkekler. Kendini lükse ve şöhrete satan kadınlar, paranın ve penisin fahişesi olmuş erkekler… Sadakatsiz kadınlar, sadakatsiz erkekler. Kadınlar ve erkekler. Cinsel organları tutuşmuş sadakatsiz… Kadınlar… Ve erkekler… 

 

   Bu dünya, hiç kuşku yok ki kaliteli insanları da barındırıyor içinde. Onların hep azınlıkta olduklarını düşünmüşümdür. Bir araya gelseler belki sadece muhtar çıkartabilecek bir köy kadar kalabalıktırlar. Belki bu kalitelerini bir zamanlar kire pise çok fazla bulanmış olmalarına borçlu olabilirler. Belli olur mu hiç? Bununla birlikte anormal bir psikolojiye sahip oldukları kaçmadı gözümden. İnsan insana rastlar da sağlam kalır mı hiç psikolojisi? Onlar yine de daha fazla karışmalı dokumuza. Bize huzuru getirecek olan o azınlıktır. Ama lütfen başlarına bela olmayalım onların!

 

 

Günay Aktürk

 

 

   Bu da belki kısa bir dipnot olarak burada kalabilir: “Satılmış olan soysuz bir haraminin koynuna girdiğinde, soluk bir hayalet olarak biz de orada olacağız.

This article has 1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir