569 Defa Görüntülendi

İnci!

 

   Ucu bir mızrak başı kadar keskin gözlerle pek az kişi karşılaşabilmiştir şu hayatta. Bizimkisi kepazelik, karşılıklı taktirleşme! Tüccarlık. Ne kadar samimi ve içten de olsa; sevgi sözcüklerini ve ihaneti ve ihtirası haykıran dudakların, sarhoş ve de sırf o an değerli olan bir sarhoşlukla söylendiğini asla anlayamazsın. Kapılarla doludur hayat. Bir gün karşına biri çıkar ve çıngıraklı yılanlarla doldurur kapının eşiğini. O eşik orada bir lisanın sözlüğü gibi öyle bir durur ki artık ne zaman birileriyle yola çıkacak olsan, sanki şifreli bir cümleyi çözmeye çalışır gibi, o sözlüğü karıştırır durursun, ne anlama geliyor diye!

   John Steinbeck, İnci isimli kısa Novellasında yoksul bir adamın bir gün denizde inci bulmasını anlatır. Şöyle bir kısım vardır orada: “Kino ile Juana için bu sabah, yaşamlarının en önemli sabahıydı. Ancak bebeğin doğduğu sabahla kıyaslanabilirdi. Bütün öbür günleri bir düzene sokan, belirleyici bir gündü bu. Bundan böyle “inciyi sattığımızdan iki yıl önce” diyeceklerdi. “İnciyi sattıktan altı hafta sonra”diyeceklerdi. Juana bunları düşündü, rüzgarlardan uğurlar diledi.”

 

Aşk dedikleri şey de tıpkı yoksul Kino’nun inci bulmasına benzer. Onunla hayatı değişecektir çünkü. “Diğer tüm günleri düzene sokan” özel bir buluştur aşk. Dünyadaki bütün savaşların, çekişmelerin bir parça zevk ve bir parça da huzur için yapıldığına inanıyorum. Bu tutku bazen kirletir insanı. Ona ulaşabilmek için ciğerini deşer insanın. Doyumsuzluk diyenler de vardır. Yetinmemeyi becerememek. Bulduğunu sanmaktır bazen ki en kötüsü de budur. Evet, aradığını bulamamış olmaktan daha kötü bir şey varsa o da bulduğunu sanmaktır!

 

   Ahh ne hale sokar insanı aşk. Ne de güzel, baş döndürücüdür öyle! Mantıksızlıkmış! Günde en az iki defa babalar gibi saçmalayamadıktan sonra başkaca ne anlamı vardır ki yaşamın! “Aşk ile” demiş yol sürücüleri! Aşk, baş döndürücü hoş bir bedenin çok ötesinde saklı bir incidir. Yenice keşfedilmiş bir gezegenin sırrından alınan hazdır başlarda. Yalnız güzel olmasında değildir işin sırrı. Çünkü sevişmekten yorulduğun o kısa anlardan sonra başlar aşk. En çok da incisine yatırım yaparak, kendisini onda istiflemektedir sır!

   Güzellik, kendisini “sahipli” diye tanımlar her zaman. Bir başkasının buluşu olan incinin ışıltısı yalnız “o” nun gözlerini kamaştırır! Sana ait olmayan hazinenin hayali de bazı bazı keyif verebilir. Ama o yol her zaman yalnız yürünür. Varsa cesaretin gel buyur. Bir zaman sonra savaşa dönüşmeye pek müsaittir o iş. Bir gün bir de bakmışsın, gözetçi kulelerine sızmış bir canavara dönüşüvermişsin…

   Bir kitap ayracı gibi bazı şeyler unutulmaz. Kaldığın yerden ne devam edebilir ne de kaldırıp atabilirsin onu.

   “Bütün öbür günleri bir düzene sokan…” İnsana yansımasına dışarıdan bakmak gerekirse tekrar dönelim İnci kitabına: “Komşular büyük bir mucizeye tanık olduklarını kavramışlardı. Biliyorlardı ki bundan böyle takvim, Kino’nun inciyi bulduğu günden başlayacaktır; evet, yıllar yılı bu anı düşünecek, tartışacaklardı. Eğer inciyi bulursa, Kino’nun bu günkü halini, neler dediğini, gözlerinin nasıl parladığını yıllar boyu kim bilir kaç kere anacaklar ve diyeceklerdi ki: “Sureti değişmiş bir adam olup çıkmıştı canım. Sanki içine gizli bir güç girmişti,her şey böyle başladı. Gördünüz, nasıl ansızın yüce bir kişi katına yükseldi ondan sonra. Ben kendi gözümle gördüm.”

   Kino’nun tasarıları gerçekleşmezse, o zaman da şöyle diyeceklerdi komşular: “Her şey böyle başladı. Üstüne deli deli bir hal geldi. Saçmaladı durdu. Tanrı bizi bu illetlerden korusun. Ne duruma düştüğünü görüyorsunuz. Ben kafasından sağduyunun çıkıp gittiğini gördüm…”

Günay Aktürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir