İHTİRASIN ZENGİN TOPRAKLARI | GÜNAY AKTÜRK

AZILI BİR KIRBACIN ACISI

 

 

ihtirasın zengin toprakları, günay aktürk

 

 

 

I

 

   “Çek şu kırbacını ensemden be! Burası senin mülkün müydü? Ben de diyorum bu sınırı kim çekmiş ortalık yere! İnsan tabelasını hazır etmez mi be yahu! Mayınların da pek tazeymiş! Aklımı tuzaklayıp uçurması bundan mıdır? Hay çok yaşa sen! Pek de verimliymiş arazin. Orkide de yetişiyor mu? Yoksa yalnız şeker kamışı mı var? Yok, fazlaca olmadı, daha yeni geldim bu göletin başına. Ben de diyorum bu çitleri kim çekmiş buraya. Demek bu gölet de sınıra dâhilmiş. Af buyur? Soyunmasam da ne yapsaydım? Giyinik de girilmez ki içine. Benimkisi meraktan be iki gözüm. Dibi görünmüyor da ondan. Pek mi derince? Demek özel mülk burası! Demek yaşamı da özelleştirdiler sonunda. Tamam yahu ne bağırıyorsun! Gidiyorum. Haydi, acılarınla kal öyleyse. Fark etmedim sanma!”


   İhtirasın zengin topraklarıydı burası. Göletin, mayınların ve verimli arazilerinin çevresi, “evlilik” isimli bir çit ile çevrilmişti. Kimilerinin yıllarca gözüne uyku girmezdi buraya bakmaktan. Bu yüzden de dışarıdan gelebilecek saldırıların meşru sayılmaması için kutsal bir kefene sarılmıştı. Üstelik yasalar tarafından korunup kollanıyordu da. Herkesin sıklıkla bu yasalara ihtiyaç duyduğu düşünülürse faydalı ve gerekli bir düzenek olduğu bile söylenebilirdi.


   Fakat korunan şey sadece mülkün kendisiydi. İçerideki hasadın kalitesi ile çiftçilerin akıl sağlığını pek de umursayan yoktu. Birisi bir aile cinayeti işlediğinde yasalar onu yargılıyor, suçlu bulunduğunda ise anında uzaklaştırılıyordu o mülkten. Bu konuyla ilgilenecek özel bakanlıklar bile kurulmuştu. Bu mülke o kadar değer veriliyordu ki içeriden ya da dışarıdan ani bir saldırı gelmesi halinde ekiplerin yetişmesi an meselesiydi.

 

ihtirasın zengin toprakları, günay aktürk 4

 


   Fakat sistem kendi kurduğu düzeneğine sahip çıkabiliyor muydu gerçekten? İyi hal indirimi, pişmanlık indirimi, tahrik, erkeklik, rızalık, hafta sonu indirimleri derken kısa zamanda kendini dışarıda buluyordu adam. Evliliğin bunca kutsallaştırılmasına rağmen bu yozlaşma da neyin nesiydi? İyi hal indirimlerinin hep erkeğe verildiği düşünülürse, sorgu ve yargı mekanizmasının salt kadın için çalıştığı çıkıyordu ortaya. Üstelik kararı veren de genellikle erkek oluyordu. Kulağa tuhaf gelecek ama sanki bütün bunlar birazcık kabile kafasını andırıyor. Öyleyse tüm bu kararları veren insan hakları değil, erkek aklıyla çalışan ve artık iyiden iyiye körelmiş geleneklerimizdi.  

 

 

 

II

 

 

 

   Hayatındaki kadına hükmetmek isteyen birinin endişeli bakışları, kendine güvensizlikten izler taşır. Jartiyere karşı duyulan nefret sanıyoruz ki ona ulaşmaya çalışırken karşılaşılan zorluklardan ileri geliyor. Hayal dünyasını süsleyen görüntülerin nefrete doğru evrilmesi tıpkı bir uyuşturucu yoksunluğu gibi bedenin doyurulamıyor olmasından. Genç âşıkları taşlamakta ki amacı sorgulayalım. Eğer bir kimsenin içindeki “vahşi hayvan” uyanmışsa saldıracağı ilk şey kendinden olmayan yabancılardır. Sonra da ihtirasın şu zengin toprakları… Dekoltenin saldırıya uğraması, onun şeytani bir icat olmasından değil, o görüntülere asla dokunulamayacak olmasından. Bastırılan bir arzunun saldırganlıkla dışa vurumu… Bağnaz bir insanın bir sonraki evresi, yaşamına giren kadını kendisine bağımlı hale getirmek için yasaklar koymak olacaktır. Eğer sistem bu gibi insanların eline geçerse bozulma hızlanır. Şimdi cevap verin. Bir yandan yüceltilirken diğer yandan yozlaşan şeyin adı nedir?

 

ihtirasın zengin toprakları, günay aktürk 2

 

   Geçim denilen canavarın yuvalar yıktığı gözlemlendi. İnsani değerlerin yok olduğu toplumlarda sevgi, saygı, tutkulu beraberlikler ve sadakat var olabilir miydi? Bir yanı sele, diğer yanı depreme meyilli gibi görünüyor; Sanatsız, bilimsiz ve anlayışsız çorak bir arazi aynı zamanda. Üzerine inşa edilen her yapıyı silip süpürmesi de bundan.


   Ben bireysel düzlemde işin daha da ötesine gitmek istiyorum. Acaba camdan atlayarak evin içine girsek orada ne görürüz? Aile içi şiddet mi? Yani artık bir gelenek haline gelmiş ve toplum tarafından da meşrulaştırılmış bir baskılama aracı! Kaç evlilik bu “aracı” hiç kullanmadan başlayıp bitmiştir sizce? Bence birçok erkek için evlilik, küçük çapta bir saltanat ilanıdır! “Senin egemenliğin artık kayıtsız şartsız benim irademe bağlanmış durumda!” İçine kapalı toplumlarda sıklıkla görülen bir durum. Birçok kadın koca dayağının kendi kaderi olduğunu düşünüyor. “Kocam değil mi, döver de sever de.” O kadar ki artık meşhur bir halk deyimi haline dönüşmüş. Öyleyse Ortadoğu insanı için evliliğin tanımı, baba ocağındaki baba ve erkek kardeş baskısının daha da derli toplu hale getirilmesidir diyemez miyiz?

 

 

 

III

 

 

   Şimdi evden çıkarak insanların arasına karışalım. Bunu yapmadan önce eskilerden kısa bir deneme sunmak istiyorum. Tam olarak şöyle yazmıştım: “Bir gün bir kadınla tanışmıştım. Evli olduğunu, kocasını çok sevdiğini söylüyordu. Ama onunla çekilmiş bir tek fotoğrafı bile yoktu. Rayına oturmamış yaşamından belliydi bir başına olduğu. Sözde mutluymuş. Ama göz kenarları kırışmıyordu gülerken. Bakışları sürekli dalıp gidiyorsa bir kadının, bir kanadı kırık, kadınlığı da bir parça eksik demekti. Anlıyordum. Ağzı salyalı kuduz bir kalabalığın içinde yaşıyordu o.”


   Yani diyorum ki içinde yetiştiği topluma göre şekilleniyor her şey. Bizim toplumumuzda boşanmış bir kadın olarak yaşamak kolay değil. Salyalar yalnız ağızdan akmaz, düşünceler de kirlidir. Hem kadına yalnız erkeklerden zarar gelmiyor ki: Kadın bizzat hemcinsleri tarafından da damgalanıyor. Şimdi bir de bu insan yığınlarının kişilikleriyle beraber evliliklerini düşünelim. Ne de olsa sizlere evlilik ve ahlak alanında öğüt veren onlar. Ne kadar vicdanlı ve sağduyulu insan, o kadar huzurlu evlilik. Ne kadar ahlaksız ve kötü düşünceli birey, o kadar çamur deryası bir beraberlik. Tıpkı rejimlerde olduğu gibi sorun evlilikte değil, insan faktöründe. O öyle biçimsiz bir et yığını ki bütün kılıfları deforme ediyor.

 

 

IV

 

 

   Bir gün bir başka kadınla daha tanışmıştım. Tanıdığım en zeki kadınlardan biriydi. Bir gün dalgın bir tonda: Ben çok aptal bir kadın mıyım sevgilim, diye sordu. Düşündüm bir süre ve sonra dedim ki: “Bu kadar zeki bir kadın aptal olduğunu düşünüyorsa çok az yanılma payı vardır!” Ama ben aptaldım. O gün aklının bir yabancı tarafından istila edildiğini fark edemeyecek kadar aptaldım.

 

ihtirasın zengin toprakları, günay aktürk 3

 

   Aslında bu deneme yazısının konusu tam olarak buydu. Ahlaksal açıdan en doğru çözümün evlilik olduğu söyleniyor. Tek başlı evlilik. Ama evliliğin bir son durak olup olmadığı konusunda hissettiğim şüpheler rahatsız ediyor beni. Üzeri mühürlenmiş kapalı bir zarf mıdır evlilik? Kendinize şu üç soruyu sorun ve cevabını verirken olabildiğiniz kadar samimi olun: Evlilik tüm arayışları sona erdiriyor mu? Onu bulunca gerçekten de bulmuş mu oluyorsunuz? Yürekleriniz bir daha yanmamak üzere mühürleniyor mu?


   Test ediyoruz insanları. Evlilik belli ki arzulanan ve arzulayan bir canlı olma özelliğini yok edemiyor insanın. Diyelim ki yeni evlendiniz. Birbirlerini tutkuyla seyreden iki sevgili ile aranızda ne fark var acaba? Nikah sebebiyle yasallaşmış bir beraberlik mi? Eskiyi düşünürsünüz zaman zaman. En güvendiğiniz insan tarafından bile yüzüstü bırakılmış olduğunuzu mesela. Neden ayrılmıştınız? Genelde bir tarafın yüreği hemencecik soğuyuverir. Ya da sizin yüreğiniz. Peki, bu evlilikte önce kimin yüreği soğudu? Sevgiliyken arada özlem vardı. Bir takım zorluklar… Zorluk ve zorunlulukların ödülü insana haz verir. Ama unutmayın ki beyinlerimiz artık sıradanlaşmış şeylerden çabuk soğur.


   Görüyoruz ki özel olduğu söylenen bu mülk yüzlerce ve binlerce kez işgal edilmekte. Çoğu mülkün altında gizli yer altı dehlizleri var. O gizli geçitler henüz kazılmamış olsa bile oranın varlığından yine de haberdarsınızdır. Orası zamanla kutsal bir tapınağa dönüşecek. Belki de dönüşmeyecek. Ama o duyguyu yakından tanırsınız: ibadeti yasaklanmış bir mürit gibi hissedersiniz kendinizi.


   Toprağın çiftçisi olmak için gelenlerin çoğu hayal kırıklığına uğruyor. Sorun evlilikte değil, insan faktöründe. Her şey hasadı kaldırana kadar… Peki, neden oluyor bütün bunlar dersiniz? Özünüzde çok eşlisiniz de ondan. Eğer öyle olmasaydınız o mühürlenmiş zarf bir daha asla açılmazdı bir başkasına. Ama sorun değil. Bilginin sırrına ermek hepten bilgisiz olmaktan evladır. Bu sayede sadakatin ne olduğunu da öğrenmiş oluyoruz. Hakiki sadakat, ancak ve ancak bilinçli verilen bir karardır.

 

 

 

Günay Aktürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir