İçim hakikat, dışım kara kitaplı bir organizma!

 

 

   Ahh sonlunun içindeki sonsuzluk… Varlığın birliği. Küçücük bir cam parçası kırılmış ve saçılmış etrafa. Saçıldıkça çoğalmış, çoğaldıkça türlü donlara girmiş. Ben! Yani ben işte. Bedenim dört duvar, tepesinde delikli bir dam. İçimde volta atıyor hapisliğinden habersiz ve umursamaz bir sonsuzluk… İçim hakikat, dışım kara kitaplı bir organizma!


   Yitik bir gerçeğim ben. Susuz bir vaha. Yolcusu katledilmiş yataklı bir tren… Hem kafesim hem bir güvercin. Yemlendim asırlarca şaklaban vaazlarında. Şimdi sonu gelmez bir açlık grevindeyim. Ne olmak istediğim gibiyim ne göründüğüm gibi.


   Bir fırıncı benim tanrım. Ama su muyum yoksa bir un mu? Uzun saplı bir sopa mıyım yoksa alevli bir ocak mı? Ateş mi bana dokunmakta yoksa ben mi pişirmekteyim ateşi? Tüm bu sesler, zerresinde katır yükü ilhamıyla mı fısıldamakta kulaklarıma yoksa tanrı mıdır konuşup duran?


   Kör müydü gözleri? Sağır mıydı kulakları? Bilinci kapalıydı da benimle mi erdi aslına? Düzmece beceriksizliğiyle sürekli yok etti ve yeniden yarattı. Sonunda fark etti kendini hakikat. O ben. Ben de o. O da benim gibi acı mı çekmekte şimdi? Yoksa bilincin en ilkel zerresi miyim ben? Yoksa ben, savruk bir generalin en önde can veren değersiz bir neferi miyim?

 

 

Günay Aktürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir