Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

 

 

   Esaslı esaret dört duvar arasında yaşamak değil elbette. Marx: “Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” diye boşuna demedi. Anadolu halkı sefaletten başka bir hayat sürmediği için mücadele etti. Amerika kıtasının asıl yerlileri olan Kızılderililerin muslukları yoktu. Ama bizim medeniyetimizin televizyonu var. Barları, maaşı, emekliliği, elektriği, seksi, telefonu var. Asıl tutsaklık da bunlara olan bağımlılıklarımızdır zaten. Rahat bir yaşama olan engellenemez tutkular tutsaklığın daniskasıdır ve bu hayal dünyasında kaybedeceği çok şeyi olduğunu düşünür.


   Bunca vahşet karşısında kaybedilecek tek şey tembelliktir oysa. Bunca eziliyor olmasına rağmen sefalete göz yumar. Tecavüze de. Yobazlığa da. Boğazına kadar boka batmıştır ama musluğu açtığında akacak suyun onu temizleyeceğini zanneder. Tutsaklık aynı zamanda kulakları tıkamak demektir. Yavaş yavaş kendisini zehirleyen şeye dönüşmektir. Özgürlük zahmetlidir. Çoğu zaman kanlı bir bedel karşılığında alınır. Parasız, kir pas içinde ve belki de bir kaya kovuğunda ölmeyi gerektirebilir.


   Kurşungeçirmez sandığı güvenli (!) damların altında yaşarken bir gramlık rahatını terk edememek: işte asıl tutsaklık budur. Dört duvar arasında işkence altında yaşayan bir insanın tutsaklığı direnci doğurabilir ve bu vaziyette yaşayanların isyan etme potansiyelleri her zaman vardır. Tutsaklık, tembelliğe alışmaktır. Böyle bir düzen içinde doğan bir kimse için anarşizm/başkaldırı şeytani bir iştir. Devlet ve din tarafından yasaklanmış, cehennemle ve hainlikle cezalandırılacağı söylenmiştir. Bütün milliyetçi ve dindar kesimlerin bunca suspus ve zulüm karşısında uyuşmuş olmaları da bundandır.

 

 

Günay Aktürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir