1.379 Defa Görüntülendi

Büyük Adamlık

 

BÜYÜK ADAMLIK!

   Ben küçükken bayağı iddialı bir çocuktum. Hayallerimin ardı arkası kesilmezdi. Gün oldu âşık olduğum edebiyat öğretmenime şiirler yazıp çalışma odasına astırttım, gün oldu matematik öğretmenime yazdığım eleştiri şiirleriyle zıvanadan çıkarttım onu. Şiir benim için hem saldırı silahı hem de savunma kalkanıydı. Bunun dışında dünyaya bakışım da oldukça farklıydı hani. Çocukça bile olsa kendi çapında bir mantık taşıyorlardı.

   Dün gibi hatırladıklarımdan bazıları şunlar:

 “Ben onlar gibi çocuk yaşta evlenecek kadar aptal değilim. Hayır hayır! Ne olursa olsun on altı yaşından önce evlenmek yok!”

 

“Büyüyünce mutlaka şu komşu kızıyla evlenmeliyim. Zaten başkasıyla da mutlu olamam. O da beni seviyor. Dün oynarken iki kez gülümsemedi mi.” (Bahsettiğim komşu kızı iki sene önce evlendi. O gün bu gündür oyunlardan uzağım.)

 

 “Babaannem ölürse yaşayacağımı sanmıyorum.”

 

“Eğer ileride çok zengin olursam ceketimin iç ceplerini pilot kalemlerle dolduracağım.” (On iki yaş) ”

 

– Hocam ben ileride çok bilgin bir insan olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
– Çok okumalısın Günay.

 

   Bundan sonra dört ay boyunca sürekli olarak okudum. Ama hala hiçbir şey bildiğim yoktu. Öğretmene tekrar gidip gayet ciddi bir tavırla bana neden yalan söylediğini sordum. Tabii ki ağlaya zırlaya:)

 

“Dere kenarında gizlice sigara içerken yanımdaki komşumuzun oğlu büyüdüğümde sigara içip içmeyeceğimi sormuştu. Bunun malum bir cevabı var. “Aklını mı yitirdin be oğlum, tabi ki de içeceğim!” (Çocuklara örnek olmasın)

   Çocukluğumda kendimden çok şey bekleyip birçok şey olmak istemişimdir. Polis, öğretmen, felsefeci ve yazar bunlardan bazıları. Sonuncusu bayağı bir ilgimi çekmiş olmalı. Hatırladığım kadarıyla bir sayfalık romanlar yazardım. Hatta birinde başkarakterimin hapse girip çıkması bir oluyor ve iki kelimeyle de romanın sonuna geliyorduk. Bunun üzerine sevgili ablam Canay Aktürk de yazarlığımı ciddiye alıp bu bir sayfalık romanımı şöyle yorumlamıştı: “Hiç olmazsa cezaevinden çıkarken arkadaşlarıyla vedalaşsınlar.” Ve yine hatta babam başka bir romanımı okuyup aynen şöyle söylemişti: “Bu çocuk büyüyünce çok büyük adam olacak!”

   Büyük adam nasıl olunur, söylemeyi unutmuştu ama. Ne vesikalık ne de boydan fotoğrafı vardı büyük adamın. Hiç kimse bu meçhul adamın fotoğrafını elime tutuşturmadığı için, her adıduyulmuşgillerin peşine takılıp gittim. Kimi bir yazarın veya şairin ya da bir devlet adamının hayranıyken, ben yine de yeni keşfettiğin hiç bir adıduyulmuşgillerden emin olamadım. Her kimse ömrüm onu aramakla geçti. Ta ki ekmeği aslanın ağzında görünceye ya da çocukların boğazlandığını fark edinceye kadar sürdü bu arayış. Sonra bir gün nasıl olduysa oldu ve unutuverdim büyük adamlığı… Sanıyorum ki çocukluğumun o muazzam hayallerini büyüme sürecinde yavaş yavaş körelttiğim için olacak, mutsuzluk hastalığına yakalandım. Büyük adam yiyecek ekmeğini bile zor buluyordu çünkü. Eğer ki o, işaret parmağımın gösterdiği yerde duran adam idiyse tabii.

   Peki ya büyük adam açlığını nasıl giderirdi? Çevreme bakındım anlayabilmek için. Gördüm ki hırsızı, arsızı, sapığı, dolandırıcısı, din tüccarı, savaş çığırtkanları… Bir yandan da babama hak vermeden edemedim. Böyle bir dünyada büyük adam olmak, boyundan büyük erdemlere soyunmakla mümkün oluyormuş. Soyundukça üşüsen de önüne konulan pahalı kürklerle ısınmaya çalışmamakla! “Bildiğin yoldan şaşmamak” demiyorum. Nice insan zihni var ki doğru farz ettiği bir dizi bilginin yarattığı kötülükleri erdem diye yorumlamıştır. Bir insan büyük adam olduğunu nasıl anlayabilir ki? Sanırım anladığı anda yeniden küçülüp kirlenmeye başlıyor! İnsanın büyüme sınırı nedir dersiniz?

   Bir gün yakamdan tutup oturttum kendimi karşıma! Ve ona şöyle seslendim: Diyelim ki şüphelendin birinden. Yüksekçe bir yere çıkmış, yalayıp duruyor elindeki mikrofonu büyük adam kılıklı. Önce sözlerine bakacaksın onun. Ne anlatıyor, meramı ne? Öyle ele ayağa düşmüş sözler etmez sana büyük adam. Yenicedir sözleri. Büyük adamların kaybolduğu ülkelerde kolay kolay kimsenin sözüne, edebine, ahlakına güvenilmez. Mesela yer altında yaşayan beş gözlü köstebeklerden dem vurmaz büyük adam dediğin. Çünkü olmadığını bilir, var diye konuşmaz. Sağ elinde küçülteci, sol elinde büyüteci vardır. Mikroorganizma diye başlattığı sözünü, ışık yılı diye bitirir. Bilimsel ve bilgece konuşurken vicdandan tanrı diye bahseder. Eğer ki birileri sana irili ufaklı timsahların yoncalıkta otladığını söylüyorsa, hemen uzaklaşmalısın oradan. Tüm bunlardan nasıl bu kadar emin olabildiğimi soracak olursan da, izini buraya kadar sürdüm de ondan. Ve sanıldığının aksine “büyük adam”, hiç de belli bir cinsiyeti işaret etmiyordu.

Günay Aktürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir