Bulunamayana Dair

 

 

   Yaşam enerjisinin “bilgi” denilen sünger tarafından emildiği yıllarda daha az gülmeye başladığımı fark etmiştim. Toplumun kalitesi düşüktü. Onun zevk aldığı şeylerden zevk almıyor, yavan sohbetlerinde kendimi daha bir yalnız hissediyordum.


   Sorgu mekanizmamın ilk kez yaratılışla çalışmaya başlaması, arkasında derin ve karanlık bir uçurum getirecekti bana. Dört kitabı okumuş, yetmemiş, çok tanrılı dinlere sokmuştum burnumu. Yargıç kafalı beyinlerde olduğu gibi var oluşun sıkıntılı çıkmazlarıyla karşılaştım. Önce yıkımı, sonra sancılı doğumu yaşadım. İkisi arasındaki mesafe asırlara bedeldi. Kaç ölüm, kaç urgan sığdırdım bilmiyorum!


   Bilim durağından bir önceki istasyonda şu sözü doğurdu zihnim: “İnsan bir yaşama nedenine sahip olmak istiyorsa ya bir tanrıya inanmalı ya da aşık olmalı.” Evet, kurtuluş bir kadında olabilirdi. Aşk! Bir ömür muhteşem bir ışığın sevdalı pervanesi olmak! İnandım buna. Çünkü bir ömre sığacak ölümsüz bir amaç anlamına geliyordu bu. Zaten aşıktım.


   Sekiz yıl sürdü bu serüven. Sonunda “saplantı” tanımını koyuverdi! Etimi kanata kanata o muhitten uzaklaşmaya çalıştım. Daha sancılı olmayan bir başkasında denedim ruhumu. Onun tanımı da “pespaye” oldu. Yanlış yolda gittiğimi anladığımda otuzu geçmişti yaşım. Aslında ozanlık geleneğine sadık kalmıştım fakat inanç yiğitliği hiçbir şeye benzemiyor. Ardından gelen üç yıla onlarca kadın sığdırdım. Ama hiçbirinde de sahte umutlarla çirkefe gömmedim ruhumu. Şimdi kim sadakat ve ölümsüzlükten bahsederse bir gülmedir tutuyor beni. Her şeyin sonunda anladım ki herkeste bir ciddiyetsizlik. Kimse kimseyle bir haftadan fazla uyumak istemiyor! Şu romanlar da olmasa kimse acı çekmeyecek…

 

 

Günay Aktürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir