Bir Mezarlık Anısı

 

 

     Nereden baksan iki yüz elli binin üzerinde mezar barındıran Karşıyaka Mezarlığı bir mermer ormanını andırıyor. Koca bir şehir, ikici Ankara. Bir köy mezarlığı olsa, göreceğin tek kalabalığa doğru yürürdün. Vay anam vay! Ucu bucağı yok ki Karşıyaka’nın. Ne yöne gideceksin? Bir ucu yaşadığım bu rezil cennet, bir ucu kim bilir hangi cehennem! Tabutta olsan koca bir kalabalıkla giderdin ama şimdi ille de ille bir pusula!


   Yürüdüm. Yaşayanların dünyasından ölüler şehrine girmiş şaşkın bir canlı gibiyim! Doğrusu yaşamın ölüme bunca yakın olduğunu daha önce böylesine derinden hissettiğim olmamıştı. Etrafta ne bir ağaç, ne küçük bir ot… Hangi yana baksan çırılçıplak ölüm! Mezar taşlarının üzerindeki tarihlerden yaşlarını kestirmeye çalıştım. Her yaşta ölüyordu ırkım. Kadın, erkek, akıllı ve zırdeli demeden sanki bir çöp kamyonuyla üst üste atılmış gibiydiler…


   Ardı arkası kesilmeyen yüzlerce mezardan sonra, sağ yamaçta yenice bir mezarın başında gördüm onu. Çöktüğü yerde bağdaş kurmuş, elinde bir çöp, toprağı eşeliyordu. Bir ara sağ yanındaki mezarlara doğru şöyle bir bakıp tekrar yere indirdi kafasını. Yanına kadar geldiğim halde fark etmedi beni. Ha bire toprağın bağrını karıştırıyordu. Kara bir tuval üzerine indirilen şekilsiz fırça darbelerinden başka bir şey değildi bu. O sıra attığım iki adım tuvaline gölge düşürdü. Başını kaldırıp baktı. Kararmış suratı aydınlanıverdi birden. Alabildiğine kısık ama anlaşılır bir tonda “hoş geldin” dedi ve döndü önüne.


   Onu burada, bu üç günlük mezarın başında bulacağımı biliyordum. Sahip olduğum tek dostumun böyle bir günde yanında olmak istiyordum ama yine de kuşkularım vardı. Buna ihtiyacı var mıydı gerçekten? Ne de olsa sıkıntılara aldırış ettiği ya da ağladığı görülmüş şey değildi Selim’in. Hatta ablasının ölüm haberini aldığında da gözle görülür bir tepki vermemişti. Çözülmesi zor bir adamdı.


   Yanı başına çöküverdim. Uzun bir süre hiç konuşmadan sessizce oturduk. Nice zaman sonra kafasını kaldırıp süzdü mezarı. Aniden hatırlamış da telaşa kapılmış gibi:


   – Sence öldüğünden haberi var mıdır, diye sordu.


   Şaşırmıştım. Kuşkuyla süzdüm bakışlarını. Bilinmez bir gerçeğin kimliksiz vatandaşı olmuştu. Ona kabir azabından bahsedemezdim. Sustum. Bu suskunun sebebini anlamış gibi acı acı güldü. Toprağı tekrar eşelemeye başladığında bakışları alaycıydı. Birbiri ardına sıraladı kelimeleri:


   – Bakma sen anlatılan masallara. Kimse tatmış değil ölümü son nefesinde! Sıradan bir nefestir o insan için, “ölüyor muyum ben” der sadece, “öldüm” diyemez. Öldüğünden bile habersiz yatıyor tüm ölüler mezarlıklarda! Huzurlu ölüm yoktur öldüğünü anlayana! Anlamsızlıktır ölüm, bilincinin seni terk ettiğini anlayamazsın! Eğer o an anlayabilseydik yok olduğumuzu, işte o zaman kopardı kıyametlerin en büyüğü! Eni sonu güçlü bir alışkanlık değil mi yaşam, kopmak ne mümkün?
   – Peki, hiç üzülmüyor musun Selim? Umutsuzluğa kapılmıyor musun? Acı da mı çekmiyorsun?
   – Acı çekiyorum tabii ki. Ottan çöpten yapılmadım ya. Ama neden paralayayım ki kendimi? O yok olmadı. Asla da yok olmayacak. Belki bir daha asla o bedenle doğamayacak ama değişim hiç durmadan devam edecek. Işıktan geldi ve ışığa gitti. Bir gün ben de çıkacağım bu yolculuğa. Sadece o önden gitti o kadar.


   Derin bir sessizlik içinde süzdü mezarlığı. Sanki önünde duran mezarı ilk kez görüyor da, neyden yapıldığını ve amacının ne olduğunu kavramaya çalışıyordu. Ansızın öfkeli bir fikir çöktü bakışlarına.


   – Ruhuma ağıtlar yaktırmak için tepemde gönenip duran şu geleneklerimiz yok mu! Asıl mesele bu. Gerçeğin izini bulmuş da ukalalık taslıyor gibiyiz. Neden toprağın altına saklarız ki sevdiklerimizi? Düşünmek için yorma kendini dostum. Hala ilkeliz de ondan. Binlerce yıllık ölü gömme geleneğimizi anlıyoruz da, evvelinde ölen milyarlarca ölülerin nerede olduğu aklımıza bile gelmiyor. Elif’in o güzel bedeni iki yüz yıl sonra hala burada olacak mı? Hele hele bu mezarlık daha kaç asır burada kalacak? Neyi yakıp yıkmıyor insan denen canavar! Bu günün sevgisi yarın değersizleşecekse canı cehenneme adetlerin…


   Tüm bunları söylerken gözlerini bir kez olsun ayırmamıştı mezardan. Böyle söylüyordu ama masmavi gözlerinin altındaki şişlik de gözümden kaçmamıştı. O ne söylerse söylesin içten içe acı çektiğinden en ufak kuşkum yoktu. Önce toparlanıp dirseklerini dizlerine dayadı, sonra kan ter içinde kalmışların yorgunluğuyla iki eliyle yüzünü sildi. Solgundu yüzü. Burnunun iki yanından bıyıklarına kadar uzanan iki derin çizgi, vaktinden önce yaşlanmış bir adam olduğunu söylüyordu. Solgun suratı karardı birden. Kaşlarını çattı. Alnını kat kat çizgiler sarardı bunu yaptığında. Kafasını çevirip öyle bir baktı ki bana, apaçık aptal olduğumu duyuyordum bu suskun bakışlardan. Çünkü az önce “gömmeyelim de yakalım mı?” demiştim. Bu söz hiç kuşku yok ki “asmayalım da besleyelim mi?” sözünü anımsatmıştı ona.


   – Benden önce ölürsen emin ol mezarına çengelli iğnelerle indireceğim seni, dedi!
   – Yahu ne dedim şimdi? Ateş alan benzin bidonları gibisin. Madem öyle, önden sen buyur. Toprağa verme, ateşte yakma… Daha iyi bir fikrin var mı?


   Tekrar mezarla ilgilenmeye başladı. Öz kardeşini uğurlayan bir adamın bu konudaki fikirlerini merak ediyordum doğrusu. Hangi şekil daha az yakardı acaba canını!


   – Issız bir dağ başında kurdun kuşun lokması olsa bundan iyiydi.
   – Senden de ancak bu beklenirdi, pes sana Selim: ve dahi yuh!


   Tekrar benden yana döndüğünde alaycıydı bakışları.


   – Ne oldu, vahşi mi geldi? Bu dediğim doğada rutin bir olay. Sırf akıl sahibisin diye bu seni kardeşlerinden üstün mü kılacak?


   Bahsettiği kardeşlerim hayvanlar âlemiydi kuşkusuz. Aslında doğadaki canlı cansız tüm varlıkları kardeşleri olarak görüyordu. Onun nazarında insan olmanın fazlaca bir ayrıcalığı yoktu zaten.


   – Hem toprağa gömsen bile yılan çıyan yiyecek, diye devam etti sözüne. Yani aslında benim söylediğim şeyi nezaketle yapıyor insanlar. Kibarca katletmektir bu. Ama her şeyden bihaber olarak…
   – Sana laf yetişmez.
   – Böyle bir çabaya neden giriyorsun anlamıyorum.


   Derince bir nefes alıp verdi. Tonlarca ağırlıktaki bir dağın yerinden oynaması gibi yavaşça ayağa kalktı. Ellerini karnında birleştirip yere indirdi bakışlarını. Kapalıydı gözleri. Bu uzun sürdü biraz. Dua edecek sandım önce. Koca gövdesini milim oynatmadan başını yana eğip dudaklarını ısırdı. Keskin bakışlarını kabre doğru dikti. Yorgundu. Bezgindi. Koskoca evrende sadece bu taze mezar ve bir de Selim vardı şu an.


   – Acaba yaşayan ve ölen diye bir şey var mı gerçekten? Bir türlü cevaplayamıyoruz bu soruyu. Yani bizler, Karşıyaka mezarlığında, Karşıyaka’nın bu tarafındakiler… Benim güzel prensesim… İçimdeki huzur mu, yoksa keder mi bilmiyorum. Böyle karmakarışık hisleri tanımazdım daha önce. Artık hayatımda yoksun. Ama yine de bir şekilde varsın işte. Biliyor musun ne düşünüyorum şu an? İnsanlar doğarlar. İnsanlar büyüdükçe tekrar tekrar doğar ve yabancılaşırlar birbirlerine. Kardeşleriyle birlikte büyüyen çocuklar, saklambaç oyunlarının körebelerine bürünürler büyüdüklerinde. Geçinememenin ve hayvanlaşmanın karanlığına bürünürler tam da. Giderek unutulur paylaşılan ve akılda kalan her şey… Son nefesime kadar asla unutmayacağım çocukluğumuzu.


   Karşıyaka derin bir sessizliğe gömülmüştü. Havada taze toprak kokusu vardı. Ve ben Satılmış’ın ağladığını ilk kez görüyordum…

 

 

 

Günay Aktürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir