Anadolu’da Bir Alevi Kasabası Bahadın

 

ANADOLUDA BİR ALEVİ KASABASI BAHADIN
Bahadın Kasabası saat kulesi

 

 

BAHADIN KASABASI HAKKINDA GENEL BİLGİ

 

 

 

Bahadın Kasabası Nerededir?

 



   Anadolu’nun yer yer yobazlıkla çürümüş derinliklerinde Bahadın adında bir kasaba vardır. Bu kasaba Sorgun’a 21, Yozgat’a 55, Çorum’a 140, Çankırı’ya da 228 Km’lik bir uzaklıktadır. Konum itibarı ile Bermuda şeytan üçgeni olarak da anılır bu iller. Kimilerine göre de “Amele Üçgeni”dir. Demek ki uzakta olması evladır.


   2002 nüfus sayımındaki nüfusu 5093’tür. 2015’teki ise 2082’dir. Göç vermiştir dışarıya. Yazın dolup kışın boşalır. İçinde beş katlı bir lise, sağlık ocağı, PTT, Ziraat Bankası (Bir zamanlar açıktı, nüfus düştüğü için kapandı) lokantalar, birahaneler, tavuk çiftlikleri, kültür evi, Yaşlı Bakım Evi, Açıkhava müzesi vardır. Her sene Temmuz Ağustos aylarında “Geleneksel Bahadın Bahar Şenliği” yapılır ve bu şenliklerde birbirinden değerli sanatçılar ağırlanır. Bunun dışında yine gelenek haline gelmiş bir de pilav şenlikleri düzenlenir. Bahadın Kasabasının bu aylardaki nüfusu yedi sekiz bine kadar çıkar.  

 

Bahadın Kasabası festivali
Bahadın Bahar Festivali  



Yazar Ve Şairleri

 

 

 

   Bizim penceremizden bakıldığında övünülecek bir husustur bu. Bir belde sahip olduğu yazarçizerleriyle de ayrıca değer kazanır. Kendi damarına sahip çıkıyordur çünkü. İçselleştirdiği “insani değerlerini” kültürel mirasında aramalı. Bu miras kendini bir yandan inanç düzleminde gösterirken, diğer yandan da ozanlık geleneğinde açığa çıkartır. Yirmi yaşındaki Bahadın’lı bir gencin eğer ki türkü dinlerken gözleri doluyorsa bu önemsenmelidir. Çünkü Anadolu’nun sazında insani öğretiler gömülüdür. Sevmenin ve insan olabilmenin dışa vurmuş hali. Bu öğretilerden kendi payına düşmüş olanı alıp alamadığı çok önemli. Çünkü bu insanlardan daha sonra: “Keşke sizden daha fazla olsaydı.” denilen bir topluluk doğacaktır.  

 


   Bahadın’lı şair ve yazarları şöylece sıralayabiliriz:


   Aşık İbrahim
   Yusuf Ziya Bahadınlı
   Arif Baş
   Elvan Özcan
   Eyup Aktürk
   Haydar Eroğlu
   İbrahim Eroğlu
   Hacı Özkan
   İsmail Aktürk
   Pakize Altan
   Ragıp Özcan
   Sadık Güvenç


   Burada delilikle veliliğin yakın ilişkisinden dolayı, zihin dünyamda önemli bir yeri olan, Evlan Hoca adıyla da bilinen Elvan Özcan’dan iki kıta şiir eklemek istiyorum:


Başı selamet mi yoksa hasta mı
O da benim gibi kara yasta mı
Siyah zülüf ela gözler süslü mü
Gözaltından bakışlımdan ne haber

Gurbet elde efkâr geldi dayandı
Gönül gaflet uykusundan uyandı
Seher vakti amberlere boyandı
Göğsü Elvan nakışlımdan ne haber

 

   Bahadın’lı şairler dedin mi pirim Eyup Aktürk’ten de bir şeyler yazıp çizmeden olmaz. Aslında o bir şairden çok fazlasıdır. Zaten kendisini şair olarak da tanımlamamıştır fakat ortaya çıkarttığı eserler o istese de istemese de şair yapıyor onu. Henüz otuz altı yaşındayken kaybettiğimiz Eyup canımız için Bahadın kasabasına bir de Cemevi yapılmıştır. Yaşı aklınızı karıştırmasın. O yaşında bile matematik profesörlerine ders veren derin bir kafaya sahipti. Mecazi anlamda değil tabii ki. Bahadın’ın yetiştirdiği bu önemli değerin yaşam öyküsü için buraya, bütün şiirleri için de buraya tıklayabilirsiniz.


Mansur olup durdum darı didara
Damlalar gözüme umman görünür
Aşk elinden düştüm ah ile zara
Cellâdım gözüme mihman görünür

Elestü’den beri kayıp gezerim
Hakk’ın azabını sayıp gezerim
Ali gibi neftim yuyup gezerim
Dertlerin alası pünhan görünür

Ruhum bir kuş idi uçup da gitti
Bedenim faniydi göçüp de gitti
Eyüb’üm ecelden içip de gitti
Bu geliş gidişim cebren görünür


 

 

Bahadın Lisesi
Bahadın Çok Programlı Lisesi

 

 

Bahadın Adı Nereden Geliyor

 

   Sadık Güvenç’in Bahadın Söylenceleri isimli kitabından:


   “XVI. yüzyıl, tarih kitaplarında Osmanlı İmparatorluğu’nun doruk noktasına ulaştığı yıllar (yükselme dönemi) diye anılır. Osmanoğulları’ndan Yavuz Sultan Selim, Kuyucu Murat bu dönemlerde yaşamışlardır. Mısır fatihi diye de anılır Yavuz Sultan Selim. Onun bir yönü daha var ki işte Bahadın’ın ve daha nice Bahadın gibi yerleşim yerlerinin ortaya çıkmasına neden olan da budur.


   Osmanlı İmparatorluğu’nun İran devleti ile yıllardır sürüp giden sorunları vardır Sultan Selim İran seferi edecektir Ne var ki Anadolu’da da iç karışıklık çıkmasından korku olmaktadır.


   Sivas yöresinde (Erzincan, Tokat, Dersim) güya İran Şahı (Şah İsmail) ile birleşmek için kazan kaldırıldığı gerekçesiyle yoksul Anadolu köylüsü üzerinde yoğun bir baskı başlatılır. Sözü edilen kazan kaldırma olayının iç yüzü yine tarihçilerin bildirdiğine göre yoksul köylünün aracı, tefeci, mültezim elinde bunalması, elindekini daha fazla kaptırmamak için sesini yükseltmesidir.


   Canlarından başka kaybedecek bir şeyleri kalmayan yoksul Türkmenler köylerine gelen tahsildara resti çekince karşılarında kolluk güçlerini bulurlar.


   Sefere karar veren sarayın, büyüme olasılığı görünen bu gibi olaylarla kaybedecek zamanı da sabrı da yoktur. Yüzyıllardır karın tokluğuna çalışan köylülerin azıcık adalet istemelerine kim, hangi anlayışı gösterecektir? Nerede görülmüş bir kapı kulunun hak istemesi? Yağlı urganlar asılır darağaçlarına, kör kuyular dolar, hak isteyen Türkmen köylülerin cesetleriyle. “İsyan” çok kanlı bastırılır. On binlerce insan kılıçtan geçirilir.


Sanki İran seferi daha Anadolu’da başlamıştır… Kuyucu Murat bu kan gölünün ürünüdür. Kuyulara doldurduğu “düşman” da öz Anadolu köylüsüdür.


  İşte bu sıralarda başlar büyük göç dalgaları Anadolu’da. Çoluk çocuğunu bu kıyımdan kurtarabilmek için düşerler yollara… Sığınacak tek yer vardır artık: Dağların kuytulukları. Düz araziden görünmez çok köyün evleri şimdi bile. Can pazarıdır o köylüleri o derelerin, vadilerin içinde saklayan.

 


DEMİRCİ VELİ



   Bu göç dalgasının sürükleyip getirdiği kişilerden biriydi emirci Veli. Çoluk çocuğuyla birlikte o da baba ocağını terk etmiş ta buralara gelmişti. Aylardır aç susuz yürümekten canları çıkmıştı.


   Kimin evinde bir lokma yiyecek var ki bu göçmenlerle paylaşsın? Bulabilirlerse ot yiyordu herkes. Gündüz ormanlarda, derelerde dinleniyorlar, geceleri rast gele yürüyorlardı. İşte böyle böyle geldiler Çomak Dağı’nın eteklerine kadar. Çomak Dağı’nın kuytusuna sığındılar. Su boldu, ot da vardı. Beklediler korkuyla, gelen giden var mı diye… Pek de ses soluk çıkmıyordu.


   O zaman oraların yabancısı olan adamlar oraların adını ne bilsinler? Biraz dinlenmek için konakladıkları bu yere “dinlenilen yer” anlamına gelen “Sekiyurt” adını verdiler. (Sekilenmek: Azıcık oturup dinlenmek.) Oralar artık onların yurduydu. (Bu arazi Gülveli diye anılıyor bu günümüzde. Gülveli denilen araziyle Büklüce denilen arazi arasında da Ev Deresi denilen arazi vardır. Buraya neden Ev Deresi deniliyor acaba? İlk yerleşimle bir ilgisi olmalı.)


  
Kıyımdan kaçan başka aileler de gelip buraya sığındılar. Birbirlerine destek oldular. Sırt sırta, omuz omuza yabanın kurduna kuşuna karşı durdular.


   Ailelerin çoğalması, o yeri kendilerine yurt edinmeleri çevrede eskiden beri yaşayan, çoğunluğu Rum, Ermeni olan diğer köylüleri rahatsız etmeye başladı. Öyle ya tarlalarına, otlaklarına, sularına başka ortakçılar geliyordu. Yörede ne kadar malk mülk sahibi varsa alttan alta bu Sekiyurtlulara karşı birleşmeye başladılar. Sekiyurtluların koyunlarını, keçilerini çalmaya, çobanlarını dövmeye başladılar. Onları yıldırmak, buralardan buralardan sürmek istiyorlardı. Bu kılıç artıklarını kendi mallarına ortak eecek değillerdi ya…


   Demirci Veli, demir döverdi. İşlemeli kılıçlar, kamalar, at nalları, örkler, sabanlar yapardı. Herkesin ona işi düşerdi. İşinin ehliydi. Gün görmüştü. Herkesi dinler, herkesin yarasına ilaç olurdu. Çevredeki varsılların kendilerini istemediğini biliyordu. Sekiyurtlulara diyordu ki: “Biz kimsenin ekili tarlasına konmadık. Kimsenin bir tek dikili ağacına göz koymadık. Buraların yarısı çalılıktı,yarısı bozdu, dişimizle tırnağımızla buraları adam ettik. Kimse bizi buralardan kımıldatamaz. Birlik olalım. İşinize gücünüze aman vermeyin.”


   Yazıya yabana giderken yalnız gitmeyin. Birbirinize göz kulak olun. Çobanları gece yalnız koymayın. Su uyur düşman uyumaz. Uyanık olun. Birbirinize arka çıkın. “


   Böyle diyordu Demirci Veli. Sekiyurtlulara cesaret veriyordu. Delikanlıları yanına topluyor, onlarla sohbet ediyor, buralarda kalıcı olduklarını, artık buranın kendi yurtları olduğunu onlara anlatıyordu.

 

 

Bahadın'da Bir Gece
Bahadın’da Bir Akşam Vakti 🙂  

 

 

Bahattin

 

   Delikanlıların içinde en atılganları Bahattin’di. Gözünü budaktan esirgemezdi.


   – Biz de silahlı gezelim Veli Baba, koyunlarımızı mı çaldılar, biz de onların atlarını çalalım. Çobanlarımızı mı dövdüler, biz de onların çobanlarını öldürelim, diyordu.

   Demirci Veli: Bahaddin’im, silahlı gezeceksiniz. Size zarar verene siz de zarar vereceksiniz. Ama suçsuz günahsız çobanlara, bekçilere dokunmayacak yok, kendi işiyle gücüyle uğraşan tarlada tapandaki köylülere dokunmak yok, diye uyarıyordu.


 Bahattin, kendi gibi yiğitlerden bir birlik oluşturdu. Nerede bir baskın, hırsızlık, haksızlık duyduysa, duyar duymaz oraya koştu. Haksıza haddini bildirdi, yoksulu sevindirdi. Bahattin’in ününü duyanlar onun yanına koştular. Göç devam ediyordu. Yeni gelenler vardı Sekiyurt’a. Sekiyurt’ta bir düzen kurulmuştu artık. Ocak yanıyor, aş pişiyor, demir işliyordu. Aylar yıllardır aç susuz, hasta sayrı dolaşan bu insanlar burada güven bulmuşlardı. Bahattin’in gözü karalığından ürken çevredeki yerli halk sesini kesmişti.


   “Koca Osmanlı’ya rest çeken bu adamlardan korkulur. Bunlar bizi çiğ çiğ yerler, diyorlardı.


   Bahattin’in yiğitliği üstüne türküler söyleniyordu. Eşkıyanın, uğursuzun ayağı kesilmişti oralardan. Darda kalan, sığınacak yer bulamayıp gelen Bahattin’e sığınıyordu. Yolda belde karşılaşan göçmenler birbirlerine “Biz Bahattin’in yanına gidiyoruz.” diyorlardı.


   Bu göçmenlerin kimi Bahaddin’in yanında kaldı, kimi de daha batıya, başka yerlere gitti. Kalanlar oraya Sekiyurt yerine “Bahattin” dediler. Çocuklarına Bahattin adını verdiler.


   Yiğit, korkusuz, savaşçı anlamlarına gelen ve Moğolca bir sözcük olan Bahattin, zamanla söylemesi daha kolay olan “BAHADIN” biçimini aldı.

 


   * Bahadın Söylenceleri. Sadık Güvenç (Bahadın Kültür Derneği Yayınları Kültür dizisi: 6 Mart 2004)

 

 

Bahadın Lisesi Semah Ekibi
Bahadın Lisesi Semah Ekibi

 

 

Biraz Derine İnelim



   Efendim derler ki bazı toplumlar asi ve aykırı oldukları için zamanla azınlığa dönüşürler. İnançları başka, ırkları başka, akıl hocaları daha başkadır. Sana benzemezler. İstersin ki sana benzesinler. Senin gittiğin yerlere girip çıkarak senin dilinden konuşsunlar. Bir kötülük yaptığın zaman da ses çıkartmasınlar buna. En çok da bu yüzden ona benzemeni isterler. Kontrol edemediklerini önce karalar sonra da tez zamanda derbest ederler.


   Tek tipleştirmeye çalışmak tuhaf bir hastalıktır. Herkesin birbirine benzediği toplumlar dışarıya kapalı toplumlardır. Kapısı içeriden kilitlenmiş olanın yeni fikirlere de kapalı olacağı çok açıktır. Bu yüzden içeride kan gövdeyi götürür.


   Kısa bir hatırlatma yapalım. Sana benzemelerini istediğin toplumlara benzemek ister miydin? Sürdüğün yolu bırakıp onların yoluna girmek gibi mesela! Bunu asla yapmadın ve belki de gerçekten yapmamalısın. Özgür iradene kalmış. Özgür iradene! Yani bir başkasının kullanmaya yeltendiği zamanlarda tahammül edemediğin özgürlükten bahsediyorum. Ama bunun için önce empati yapmak gerek. Sempatiyi doğuran da bir nevi empatidir.

 

 

İnanç, Gelenek Ve Görenek Bağlamında Bahadın

 

 


   Şimdi gelelim Bahadın’ın tarlalarına! Bu kasabanın sınır tarlalarından itibaren içeriye doğru bir ışık hüzmesi yayılır. Bu sınır tarlaları aynı zamanda dış dünyanın karanlığına karşı gözle görülür bir set görevi görür. Burada yaşayan halk Işık İşçileri ve dolayısıyla da Işığın Çocuklarıdır. (Işık evleriyle karıştırılmamalıdır!)


   Geçmiş ile bugün arasında kısa bir bağ kuracak olursak, Osmanlı döneminde de “Sıraçlar” ve “Işık Taifesi” diye anılmışlardır. Bu nedenledir ki (Topkapı sarayına gidilecek olursa) Osmanlı defterlerinde bile izlerine rastlanır. “Tez zamanda” diyerek bir hışımla çıkartılan fermanlarda görülür ki sistemin adaletsizliğine ta o zamanlardan başkaldırmışlarıdır.

 


   Şimdi bakalım kimlerin yolunu tutuyormuş Bahadın insanı.

 


   Bu kasabanın halkına göre sürdükleri yol, bilim ve insanlık yoludur. “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!” zira. Demek ki yol Hacı Bektaş Veli’nin yoluymuş. “Eline, beline, diline hakim ol.” felsefesi vardır ortada. Olmadığın zaman düşkün ilan edilirsin. Cemden ve dahi toplumdan dışlanman lazım gelir. Bozuk düzende, demiştir, sağlam çark olmaz. Demek ki Pir Sultan Abdal’ın yoludur. Baba, dede diye anar fikir hocalarını. “Bu düzeni baştan sona değiştirmenin bir yolunu bulmalıyız.” demiştir Abdal Pir Sultan. Bu yüzden de sayısız kez bozuk düzenin zulmüne maruz kalmıştır.


   “Aynayı tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme.” demiştir Hilmi Baba. Peki ama ne demektir bu? Aynada görünen suretin Ali ile ne tür bir bağlantısı vardır. Ali soydaş değildir ki bizimle. Ali Arap’tır. İmam Buhari’nin kitaplarında görürüz onu. İslam düşmanlarını Zülfikar’ıyla yola getirmiş bir halifedir. Bakın Hz Ali Ozan Emekçi’nin dizelerinde nasıl can bulur.

 


İki Ali vardır, sizinki Arap
Gönüllerde düştür, bizim Ali’miz
Sizin Ali, devri eyledi harap
Mazluma yoldaştır, bizim Ali’miz


Sizin Ali, kana kine doymadı
Bizim Ali, hiç bir cana kıymadı
Sizin Ali, Hakkı insan saymadı
Temsili Zerdüşttür, bizim Ali’miz


Sizin Ali, düşman müziğe meye
Bizim Ali, saki olur dünyaya
Sizin Ali, yönün döndü kayaya
Kıblesi güneştir, bizim Ali’miz


Sizin Ali, taptı ganimetlere
Bizim Ali, ortak oldu dertlere
Sizin Ali, ruhun verdi kurtlara
Emekçi’ye baştır, bizim Ali’miz

 

bahadın kasabası

 

   Zamanın pek de uzak olmayan bir geçmişinde sahip çıktık ona. Ortada Yezit tarafından katledilmiş bir sahabe vardı. Zulüm nereden ve kime karşı gelirse gelsin mazlumdan yanadır alevi halkı. Gerçi şimdi her yer bir Kerbela. Bunu canımızda hissettiğimizden o canı her çağda paramparça etmeye çalışıyorlar. Biz de dedik ki: “Yahu kıymayın bize, biz de Müslümanız. Bakın, biz de Ali’nin yolundan gidiyoruz.” Artık katledilmemek için. Ama hiçbir işe yaramadı bu…

   Siz babalara, dedelere kulak verin. Ali’yi sırlamışız bizler. Aynada Ali’yi görmenin anlamını kavrayabilmek için Vahdet-i Vücudu bilmek gerek. Ali’yi koyacak yeri buldun mu, Aleviliğin de özüne ulaşmış olursun.

 

Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır taçta değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da Değildir.


   Bir başka özü de budur Aleviliğin. “Benim Kabem insan, dinim sevgidir.” Aksini söyleyen zerre anlamıyordur Alevilikten. Ömer Hayyam’dan daha bilge olduğunu iddia eden biri varsa çevirsin yönünü öte tarafa. Ne demiştir bilge Hayyam:

“Dün özledim de seni coştum birden bire
Çıktım senin yerin dedikleri göklere
Bir ses yükseldi ta yukarıda, yıldızlardan
Gafil, dedi: bizde sandığın tanrı sende!”

 

   Doğrudur! Bahadın’lı bir alevi olarak bu felsefeyi savunmak benim de görevimdir. Genelde böyle olmaz. Genelde Aleviliğin tanımı hep Alevi olmayanlarca yapılmıştır. Ama sizler onun kolayca anlaşılır bir şey olduğunu mu sanıyordunuz yoksa? Alevi ne demek? Alevilik ne demek? Onu her zeka kavrayamaz. Kavradığını düşünen Nesimi’nin şu dizelerini açıklayıversin: “Eğer sual eder isen sırrımdan / Cümlemizi var eyledi varından” “Kandilde balkıyan nurdan gelirim” Bu yolun aynı zamanda Nesimi’nin yolu olmasının yanı sıra o da bunun bedelini derisi yüzülmek suretiyle ödemiştir.


   Ben size bu felsefenin doruk noktasını söyleyeyim. Açın kulaklarınızı. Aleviliğin önce bilim yolu olduğunu boşuna söylemiyorum. Aşağıdaki söz Hallacı Mansur’un sözüdür.


“Kâinatın içinde bir zerre noktacık!
Noktanın içinde, nokta onun içinde.
Hem kâinatın içinde, hem kâinat onun içinde.
O’ndan ama O değil.”

 

   Hallacı Mansur, En-el Hakk dediği için 922 yılında Bağdat’ta Abbasi halifesi Muktedir’in emri üzerine derisi yüzülerek katledilmiştir. Aleviliği anlamak isteyen Mansur’a baksın. Çerinden çöpünden ayıkladığımda ulaşabildiğim nihai sonuç Panteizm felsefesi olmuştur. Çok fazla asimilasyon girişimine maruz kaldığı için bir yanı Şiiliğe, bir yanı Islama’a benzer. 


   İşte Anadolu’nun derinliklerinde yaşayan Bahadın insanı, izlerini sürdükleri ve birçoğunun katledildiği o baba ve dedelerin torunlarıdır. Yani tam olarak kimlerin? Bin yıl öncesinden En-el Hak dedikleri, saz çalıp semah döndükleri ve “bilim ve insanlık yolunu” tuttukları için zulüm gören bir halkın torunları. Bir bin yıl daha geçse bu yoldan dönmeyecekleri, ara sıra peydah olan toplum direnişlerinde bir adım öne çıktığından bellidir. Yaz aylarında yapılan bahar şenliğimizin amacı sade bir şenlik fikriyle doğmuş değildir. Cem (bir) olmaktır. Cemden olmaktır. Ve her şeyden önce insan kalabilmektir! Hani şu son zamanlarda (aslında her devrin karanlık dönemlerinde) sıklıkla unutulan insanlık…

 


   Ve yolcu bu sözümüz sana. İyi dinle bizi. Yolumuz ve inancımız tıpkı bir padişahlık gibi babadan oğula geçmez. Işık insanına dâhil olmak, ışığı içinde yaşatanlara özgüdür. Bize mezhebimizi soracaksan, yolumuzdan çok uzaktasın demektir. Bizi anlayamamışsın. Bizi görememişsin. Ne çığlığımızı, ne sevincimizi ne de demimizi paylaşmamışsın demektir. Ama gelmek istersen git diyemem sana. Fakat önce kulak vermelisin Nesimi’ye:


“Sorma Be Birader Mezhebimizi
Biz Mezhep Bilmeyiz Yolumuz Vardır
Çağırma Meclis-İ Riyaya Bizi
Biz Şerbet İçmeyiz Dolumuz Vardır
Bizim Söyleyecek Sözümüz Vardır”



“Geldiğin hak kapısı. Durduğun Mansur darı. Döktüğün varsa doldur. Ağlattığın varsa güldür. Yıktığın varsa kaldır. Gel gelme! Dön dönme! Gelenin malı, dönenin canı! Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Sen sana sahip ol, seni senden aldık sana verdik. Bu yol öyle bir yoldur ki ateşten gömlek giyemezsin, demirden leblebi yiyemezsin.”


   İyi bir insan olursan, bir gün sen de Bahadın’ı görebilirsin 🙂

 

Bahadın Kasabası Park
Bahadın’da Bir Park

 


Günay Aktürk

 

 

Posted by Günay Aktürk

Bütün noktalama işaretleri arasında en çok ünlemi severim ben. Boylu posludur o, babayiğittir. Hele ki topuklu giyerse boyu boyuma bile ulaşır. Üç noktayı üst üste koysan bir ünlem etmez. Eğer bir yerde "Gitme ha" çığlığı kopmuşsa, orada kesin ünlemin parmağı vardır. Tehlikelidir de. "Ee, yeter artık" da onun başının altından çıkar. Otoriterdir. "Çık dışarı, gel buraya, çabuk eve git" başlı başına onun icatlarıdır. Efkâr bastı mı, "eh" de, "ah" de yapıştır sonuna ünlemi. Virgül gibi yarım bırakmaz işini. Nokta gibi kestirip atmaz. Ne bok yediği belli değildir işin aslı. Ne alttan tiresi, ne üstten kesmesi vardır. Parantez gibi gizli saklısı da yoktur onun. Bakmayın çok sevdiğime onu. Çok sevilen her zaman yararlı değildir. Vay zavallı! Vah sersem!" Günay Aktürk

Website: http://www.gunayakturk.com

This article has 1 Comment

  1. İYİ İNSAN OLUMAK TIR NİYETİM BİR GÜN BAHADIN A DÜŞER İSE YOLUM NESİMİDEN SEMAH DÖNMEK İSTER CANIM…ALEVİ KARDEŞLİĞİ İLE AYNA TUTMAKTIR ÖZÜM..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir