1.888 Defa Görüntülendi

Anneannemin Anısına

 

8 Kasım 2016 / Ankara

   “Bugün, bir kadının davul zurnayla çıktığı eve yas ve matem havasıyla girmesinin ne anlama geldiğini gördüm. Mezara indirilen bir ölünün, insanda yaratabileceği en derin duyguları gördüm. Akşam olup da taziyecilerin evlerine çekildiğinde gecenin sessizliğini ve o sessizlikte insanın neler düşünebileceğini gördüm. Toprağın altında uyuyan bir bedenin hiç de tek başına uyumadığını gördüm ilk defa. Kırkını aşmış kız çocukları gördüm; hala eksik, hala yetim ve hala çocuk gördüm onları. Bir torundum onların yanında ben. Kırk yerinden bölünmüş teyzelerimi gördüm. Annemi gördüm, anneannemi gördüm. Ve ben ölümü hiç bu kadar yakından görmemiştim…”

 

***

   Dünyaya geldiğinde yoksuldu, kimsesizdi. Sonra evlendi henüz küçük bir çocukken. Yedi çocuğu oldu. Tam takır bir ülkenin yoksul insanlarından yalnızca biriydi o. Bilirim, yağ bulunsa tuz bulunmazdı o yıllarda. İki yama eksikse giydiğin o eski şalvarda, kim ne diyebilirdi saltanatına… Hani bir de şu tüm kadınların ortak çilesi vardır. “Bir o eksikti” diyemeyecek kadar beni öfkelendiren o melanet! Erkek olan da bilir amma kadın olan iki kat daha fazla bilir bunu. Yani kadınlarını döven o asalak erkek zihniyetin kurbanlarından bahsediyorum! Sanırım kadınımız erkek, erkeğimiz de kadın değildi o yıllar! Bugün suçluluk hisseden her kimse hemen asmalı kendini soğuk odalarda!

   Velhasıl uçurdu yedi çocuğunu da yuvasından. Çocuklar uçtular uçmasına ya, hangi kuş kartal kanadına sahipti ki? Yaşamın çetin olması karşısında bocalayan kuşların derdi yine geldi vurdu analarını! Çocuklar kendi başlarının çaresine bakacak kadar büyümüşlerdi oysa. Ben çok iyi biliyorum ki şayet anneannem bu yaşına kadar yaşamışsa, çocukları tek dayanağı olduğu içindi. Eskinin kadını en çok nerede delirir bilir misiniz? Ben bilirim. Ya ahırda delirir ya tandırda! Bu yüzden birçok Anadolu kadını kendini ya ahırda asmıştır ya da tandırda. Yakınlarım pek ihtimal vermezler ama aslında ben çok duygusal ve derin düşünen bir insanım. Hiçbir söz ya da iz olmamasına karşın ben anneannemin en azından sekiz on kez bu kendi canına kıyma eylemini tasarladığı inancındayım. Bu konuda onun ruhsal dünyasına inebildiğimi düşünüyorum.

   Albert Camus der ki: “Yaşama nedeni denilen şey aynı zamanda iyi bir ölme nedenidir de!” Yani hep çocuklarını düşünmesi, onların dertleriyle kendini yiyip bitirmesi, bazı şeyleri daha da hızlandırdı. (Bu arada çocuklarının durumunda abartılacak bir durum da yoktu.)

   Onun yaşamı kadar insana ilham olacak birçok yaşantı var biliyorum. Bu da onlardan bir tanesi işte! Zorluk ve yokluk içinde geçen gençlik yıllarından feraha çıkan bir yaşamın, böyle hazin bir sona ulaşması yaşamın laneti olsa gerek. Yaşlılık tam manasıyla üzerine her türlü hastalığı çeken yapışkan bir madde değil! Hastalık denen o virüsü gençliğinde alıyor insan. Bunu bilmeyen yok. Anneannem de o kadar biriktirmişti ki bu hastalığı elbet çıkacaktı bir tarafından. Yer altındaki magmaya benzer keder. Günü geldiğinde patlayıverir ve taşıdığı yaşamı hiç acımadan yok eder.

   Bir gün ansızın düşüp bayıldı! Kalktı, bir zaman yürüdü ve sonra tekrar düştü! Bu son düşüşü olmuştu onun. Sekiz sene boyunca dünyanın tüm renklerinden uzak yaşayacağı günün başlangıcıydı o gün. Artık görmeyen gözleri ve tutmayan ayaklarıyla bir yatakta tam sekiz sene geçirdi!

   Anımsıyorum da bir gün kız arkadaşımla apansız gidip çalmıştım kapılarını. İki gün sonra biz dönerken, “ben bu kızı çok sevdim, bak anneanne bile diyor” demişti. Yüzünü hiç görmeden sırf parmaklarını suratında gezdirerek kendince tanıyıp sevmiş, belki bir de evlat sıcaklığını hissetmiş, evlenmemizi dilemişti. Ne bilirdi ki torunu daha kendini bile bulamamış bir ışık işçisinden ibaretti…

   Bir hafta sonra üç ay olacak onu kaybedeli. O şimdi beş katlı görkemli bir okulun üstündeki bir mezarlıkta, çocuk seslerinin hemen yanı başında uyuyor. Oysaki mezarlıklar, sadece bizim için mezarlıklar! Onun içinse artık dünyanın içinde herhangi bir toprak parçası…

   Bir daha asla canı yanmayacak onun. Mesela ülkenin gidişatına bakıp sıkmayacak dişlerini. Ekmeğe zam gelmiş, fırtına bastırmış, kömür bitmiş ona ne! Ölüm bizim için korkutucu yalnız, onun için lafü güzaf. Biz canlı organizmalar da hala ağızda kuyruk boğazda bıçak debelenirken o bir daha hastalanmayacak; üzülmeyecek, düşmeyecek, özlemeyecek… Özlenecek kuşkusuz. Toprağındaki yabani otlar temizlenecek, sulanacak… Ama onun bizim tarafımızdan özlenmesi bile, biz buralarda ayağımızı topraktan kesene kadar sürecek yalnız.

   Şimdi dileyen dilediğince konuşabilir. İsteyen susar, isteyeninse aklı başına gelir. Tüm bunlar yaşamın bu tarafında artık ne işe yarar bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki toprak tüm bu gürültüleri artık iletmeyecek altında yatıyor olana! Bilinciyle beraber o eski defterler de kapandı. Yaşamına tanıklık eden son kişi de öldüğünde sessizliğe bürünecek her şey. Ama o güne kadar bütün bir ömrün çırılçıplak yaşanmışlığıyla apaçık, o hep doludizgin konuşan, lafını esirgemeyen, açık sözlü ve güçlü bir kadın olarak anımsanacak!

 

***

   “Anneannem! Bir kez olsun kendi sesimle seslenmeme izin ver. Sen hiçbir yere gitmedin aslında. Hala buralarda bir yerlerdesin! Anılarınla da buralardasın, varlığınla da buralardasın. Henüz doğmamışken de buralardaydın sen. Yokluğunu göremiyor gözlerim. Bu bir avuntu değil! Asla! Seni bir yer altı dehlizine bıraktık anneannem! Sen kendi yurduna doğru akıp giderken, mezarına gelsem biliyorum ki orada bulamayacağım seni. Nasıl ki doğduğunda şekil değiştirmiştin, şimdi de aynı yolla dönüştün. Artık hislerin de el çekti senden! Huzur içinde uyuyabilirsin…”

 

Günay Aktürk

 

Okumak İyidir:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir