Yüzleşme

 

   Şöyle bir yüzleşelim öyleyse kendimizle. Ben kötü müyüm? İsmim birilerinin dilinde “zararlı bir bakteri” gibi dolaşıyorsa evet. Bir kadını üzmüştüm bir zamanlar: bir kadın tarafından üzüm gibi ezildiğim dönemlerde. Biliyorum, ismim bir bakteri onun dilinde.


   Yenice şöyle bir söz etmişti saygı duyduğum bir kadın: “bir şairle sevgili olmak insanı yorar! Yorma beni!” Yenice fark ettiğim bir şey daha var ki insan bir kadına neden ihtiyaç duyduğunu anladığı gün onun için kaçınılmaz oluyor artık yalnızlık. Hakkı vardı belki de. Düzensiz ilişkilerimden belli değil mi? Sanırım artık bir kadının “zararlı bakterisi” olamayacak kadar ehlileştim.


   Sır saklamada üstüme yoktur. Kuyu kazmam. Lakin kuyuyu kazan babam da olsa hesabını vermesini isterim.


   Kötü bir huyumu arıyorum ve bu konuda oldukça netim. Birini öldürebilir miyim mesela? Öyle ya! Asıl bunu sormalı. Hayvanlara, çocuklara bir de delilere aşığım ve bunun dışında sadist bir insan değilim. Lakin bu sadistlik belirtilerini sevişirken sergilediğimi fark etmiştim bir zamanlar. Daha büyük kötülüğün yolunu açar mı bu? Belki. Sahte ve zararlı softalar en büyük zaafımdır, yalan yok. Her insanın içinde yetişebilecek bir canavar olduğuna inanıyorum. Bu bir işaret olabilir. Bir işid militanına yapabileceklerimden zerre kuşku duymuyorum. Kötülüğe kötülükle karşılık vermenin insanı canavarlaştıracağından dem vuruyor sanat. Kısmen katılıyor, kısmen katılmıyorum. Çünkü sevgi tek başına çok cılızdır ve yerinde yapılmayan bir cezalandırmadan doğsa doğsa kötülük doğar.


   Eğitimde kaliteye inancım sonsuz lakin hâlihazırda kara bir yezit varsa ortada ve insanlığa zarar veriyorsa, fırsat doğduğu anda onu cezalandırmamanın kötülüğe hizmek etmek olacağına da inancım sonsuz.


   Peki, bu analizlerin amacı nedir? Sadece kaliteli insan arayıp insanlıktan yüz çevirmenin zararlarını fark ettim. Çünkü kimse kimsenin mahallesine ayak basmıyor ve bilginle cahil arasındaki uçurum artarken düşmanlık daha da gelişiyor. Belki bir fikirle kafasına kurdu düşüreceğimiz yerde ona hiç bulaşmamayı seçiyoruz. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Zamanın bir yerinde çağdaş biriyle karşılaştığında acımasızca saldırıyor.


   Son söylediğim fikrin savunmasını yapmak istiyorum. Ben Yozgat’lıyım. Yozgat otuz sene önce o kadar yobazdı ki sokaklarda etek giymiş bir kadın bile göremezdiniz. Erzurum da aynı şekilde hala katı olsa da yine de gözle görülür bir yumuşama var. Peki, neden? Çünkü üniversite girdi oralara. Bu asla unutulmaması gereken bir olgu.

 

 

Günay Aktürk

Posted by Günay Aktürk

Bütün noktalama işaretleri arasında en çok ünlemi severim ben. Boylu posludur o, babayiğittir. Hele ki topuklu giyerse boyu boyuma bile ulaşır. Üç noktayı üst üste koysan bir ünlem etmez. Eğer bir yerde "Gitme ha" çığlığı kopmuşsa, orada kesin ünlemin parmağı vardır. Tehlikelidir de. "Ee, yeter artık" da onun başının altından çıkar. Otoriterdir. "Çık dışarı, gel buraya, çabuk eve git" başlı başına onun icatlarıdır. Efkâr bastı mı, "eh" de, "ah" de yapıştır sonuna ünlemi. Virgül gibi yarım bırakmaz işini. Nokta gibi kestirip atmaz. Ne bok yediği belli değildir işin aslı. Ne alttan tiresi, ne üstten kesmesi vardır. Parantez gibi gizli saklısı da yoktur onun. Bakmayın çok sevdiğime onu. Çok sevilen her zaman yararlı değildir. Vay zavallı! Vah sersem!" Günay Aktürk

Website: http://www.gunayakturk.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir